Perizat Erker

Sandallarla gelen bütün İstanbullular Ayazma'ya toplanırlar, yerler içerler, laternalar çalarlardı.

İstanbul Şehzadebaşı’nda, 22 Haziran 1929 yılında doğan Perizat Erker emekli öğretmendir. Yaşamını Anadolu Hisarı’nda dostları, kedileri, köpekleri ve çiçekleriyle sürdürmektedir. İstanbul Kız Lisesi mezunu olan Perizat Hanım bize dünün ve bugünün Anadolu Hisarı’nı içtenlikle anlattı…

Perizat ErkerÖğretmenlik en büyük arzumdu

 “22 Haziran 1929 doğumluyum. İstanbul’da Şehzadebaşı denilen yerde doğdum ve çocukluğumun büyük bir kısmı orada geçti. Ondan sonra yazları Hisar’da kışları gene Şehzadebaşı’nda olmak üzere günlerimizi geçirdik. Ben İstanbul Kız Lisesi mezunuyum fakat öğretmenlik en büyük arzumdu. Bazı ailevi nedenlerle üniversiteye gidemedim. Üniversiteye gidemediğim için hep aklımda kaldı bir meslek sahibi olmak. Bir gün gazetelerde bir ilan gördüm. Lise mezunları ek dersleri vererek öğretmen olabiliyorlar diye. Hemen Çapa Öğretmen Okulu’na müracaat ettim, ek dersleri verdim ve ilk görevimi Taşlıtarla göçmen okulunda başladım. O tarihten itibaren 24 yıl çalıştım ve emekli oldum. Annem, anneannem, eşim ve bir kızım vardı. Hayatımız onlarla beraber geçti. Yavaş yavaş hepsini kaybettik. Kızım evlendi tabii ki evi bıraktı, kendi hayatını kendi yuvasını kurdu. Ben şimdi, eşimi de kaybettikten sonra Anadolu Hisarı’nda çiçeklerim, kedilerim, köpeklerim, dostlarımla beraber yaşamaya çalışıyorum.”

 “Çocukluğumda sakin bir çocuktum. Şehzadebaşı’nda doğdum. Orada büyüdüm. Eskiden bizim Şehzadebaşı’nda Letafet apartmanı denen büyük bir apartman vardı. Onun hemen arka sokağında Hallacı Mansur Sokağı denilen bir sokak. Sonra oralar istimlâk edildi ve şu anda İstanbul Üniversitesi’nin ekleri olarak kullanılıyor. Orada doğdum, orada büyüdüm. Çocukluğumda sokakta oynama alışkanlığım hiç olmadı. Sadece mahalle arkadaşlarım vardı. Biraz çekingen biraz içeriye kapalı bir çocuktum. Sonradan bu özelliğimi yitirdim. Çok atak, gözü kara bir çocuk oldum ama çocukluğumda öyleydim. Yazları annemle babamla beraber Hisar’daki bu şimdi oturduğumuz yer bahçeydi o zaman, ev yoktu; cuma, o zaman cuma günleri tatildi. Eş, dost, hısım, akraba buralara gelirdik toplanırdık, eğlenirdik, yemek yerdik. Beyazıt’ta Beşinci İlkokul’da okula başladım. Çok güzel bir okul hayatım oldu. Ondan sonra Süleymaniye Kız Ortaokulu’na geçtim. Orada okudum. Orayı bitirdikten sonra İstanbul Kız Lisesi’ne geçtim. Fakat biraz ailemiz muhafazakâr olduğu için bizim İstanbul Kız Lisesi’nin hemen arka duvarına bitişik, Cağaloğlu’nda bir evimiz vardı fakat oturmuyorduk boştu o ev. Babam tramvaylarla gidip gelmemi onaylamadı ve biz Şehzadebaşı’ndaki evimizi kapattık, Cağaloğlu’ndaki evimize geçtik ki İstanbul Kız Lisesi’ne gidiş geliş tramvaysız olsun diye. Orada da seneler çabuk geçti ama son sene babamı kaybettim. Bir sene tahsilime ara verdim. Babamın öldüğü sene tahsile devam edemedim. O beni bir hayli sarstı. Ondan sonra tekrardan ertesi sene okulu bitirdim. Ondan sonra o mücadele esnasında da İstanbul Kız Lisesi bizim evimizi istimlâk etti. İstimlâk edince buraya, Hisar’a geldik. Kira olarak geldik 1957’de. Ve ben buraya geldiğim zaman öğretmen daha olmamıştım. 57’den beri Hisar’dayız. 64 senesinde evlendim. 66 senesinde bir kızım oldu. Ondan sonra işte mektepli hayatı öğretmenlik böylece bitirdik. 2006’da da eşimi kaybettim. Bankacıydı, İş Bankası’ndaydı. Muhteşem iyi bir insandı. Yani hayatımda çok büyük bir boşluk ve kapanmayan bir acı hissediyorum şu anda. İşte kendimi oyalamaya çalışıyorum.”

Daima hayatta üç şeyden hep üzüntü duyarım

 “Bir ablamız vardı çok şık giyinirdi, çok zarif bir hanımdı. Hisar’da otururdu. Benimde aile dostlarımızın içinde de Dame de Sion’a giden iki tane ablam vardı. Yani dost olarak ablam vardı. Onları çok beğenirdim ve hayatımda hala en büyük acı duyduğum şey lisan öğrenememekti. Onlar Fransızca konuşurlardı, çok gıpta ederdim. Çok severdim, onlar gibi olmayı çok isterdim ama tabii bizim maddi imkânlarımız bir Fransız okuluna gitmeye müsait değildi. Hayatta üç şeyde hep üzüntü duyarım. Bir, lisan öğrenemedim. İkincisi, araba kullanamadım. Üçüncüsü, yüzmeyi bilmiyorum. Bunlara hep büyük bir özlem, hala bu yaşta bile büyük bir özlem duyuyorum ama artık tabii ki her şey imkânsız.”

Babam Beyazıt Camisi’nin başimamıydı

 “Baba tarafından biz Karakoyunlulardan geliyoruz. Tarihteki Karakoyunlulardan geliyoruz. Bizim babamın en büyük yani en büyük ailesi Karakoyun beyi. Bunlar Yıldırımla, Yıldırım Beyazıtla Timur arasındaki savaşta Karakoyunlular Yıldırım’ın tarafını tuttukları için mağlup oldu. Yıldırım Beyazıt ve o zaman en büyük dedemiz bizim tebdili kıyafet ederek Timur’un eline geçmemek için Zile’ye gelmiş yerleşmiş. Kendini izini ve yerini kaybettirmiş. Ondan sonra orada yerleşmişler. Oradan nasıl oldu ben pek bilemiyorum nasıl olduysa bir sebeple, çok eski dedelerimizden bahsediyorum, birisinin çok sesi güzelmiş. O sesinin güzelliği dikkati çekmiş ve saraya eğitilmek üzere alınmış. Saray imamı olmuş sesi çok güzel diye, ondan sonra ondan gelen çocuklar hepsi saray ile alakalı din adamı olarak yetiştirmişler. Benim babam da imamdı. Beyazıt Camii’nin baş imamıydı. Biz o şekilde büyüdük ama ben şimdi çok üzülerek görüyorum bugünkü dini anlayışla yetiştirilmedik. Biz çok büyük bir açık zihniyetle yetiştirildik. Ben hayatım boyunca başımı kapatmadım. Çocukluğumdan bu yana. Ve evimizdeki eğitim de böyle baskılı bir eğitim değildi, yalnız bazı tabii ki eski çok eski insanların örf ve adetlerine bağlılıklarımız vardı. Ama bu günah şeysiyle eğitilmedik. Mantık yoluyla bize din ve inanç öğretildi. Mantık yoluyla insan inancı öğretildi. Ve hala da ben birçok şeyleri kendi mantığımla halletme alışkanlığını kazanmışımdır.”

Ayazma zamanı çok renkli olurdu

 “Hıristiyanlara ait burada ayazma vardı. Ayazma’ya gelirlerdi ve çok güzeldi. Laternalarla gelirlerdi onlar hepsi yiyeceklerini, içeceklerini gelirlerdi. Tam bu zaman bu Göksu deresi bir âlemdi. Sandallar çoktu. Sandallarla gelen bütün İstanbullular oraya toplanırlar, yerler içerler laternalar çalar oynarlar, eğlenirlerdi. Güzel bir ortamdı. Şimdi maatteessüf bir hep acı olan bir şey var; o 7 Eylül hadisesiyle o zaman buraları yıktılar. Ayazma’yı da yıktılar. Ondan sonra şimdi halen kapalı duruyor. Yoksa çok renkli olurdu o ayazma zamanı. Hem sandallarla hem Küçüksu’da hem bizler de oraya giderdik. Orada musluklar vardı. Musluklardan sular akardı. Biz girerdik o sulardan içerdik. Mum yakardık hiç unutmuyorum oradaki ‘mori piyases mori piyases’ diye kızlar bağırırlardı muz satarlardı mori piyases. Yani hiçbir zaman bu muhitteki insanlar oraya gidip mum yakmaktan çekinmezlerdi. Çünkü zaten biz Kuran’da Meryem anayı da kabul etmiş, Hz. İsa’yı da kabul etmiş insanlar olduğumuz için bizim için çok güzel renkli olurdu. Onlarla beraber eğlenilirdi, gülünürdü. Gayet iyi vakit geçirirdik. İstanbul’da kış gecelerine de dostlar gelirdi; gece sohbetleri, ikramlar… Biz de ders çalışabilmek için, biraz kaçamak yapar ondan sonra, odamıza çekilirdik mecbur.”

Hayatımda ilk defa büyük bir heyecan yaşadım

 “10 Mayıs’ta nişanlandım. 10 Eylül’de nikâhlandım ve 3 Ekim’de de evlendim. Düğünüm orduevinde yapıldı. Tabii ki çok büyük bir heyecan,  ben geç evlendim. Bazı aile şartlarıyla evlenme olasılıklarım geriledi. Çünkü bir annem ve bir de anneannem vardı. Onlardan ayrılma imkânım yoktu. Onlarla beraber yaşamak mecburiyetindeydim. Zor bir pozisyondu. Ondan sonra eşimle bir aile dostu vasıtasıyla tanıştırıldım. O benim şartlarımı kabullendi yani benimle, annemle ve anneannemle oturma şartlarını kabullendi. Tabii ki çok büyük bir heyecan… Hele benim yaşımda bir insan için kişiliğini kazanmış, o yaşa kadar kendi başına hareket etme özgürlüğüne sahip bir insan ama çok güzel bir duygu. Evlendik. Orduevindeydi. Hayatımda ilk defa büyük bir heyecan yaşadım. Örf ve adetlerimize göre, ne kadar mantığınızda o insan size ait bir insan da olsa, bunu kabul etseniz de bir an için, o evin içinde onunla yalnız kalmak bir heyecan ve korku yaratıyor. Bir an bir korku ve bir heyecan. Fakat dediğim gibi çok ince, çok zarif, çok nazik, çok insancıl bir eşim vardı. 42 yıl beraber yaşadık.”

Şimdi ilişkilerin menfaatler üzerine kurulduğunu görüyorum

 “Ben şimdiki kendi ilişkilerimde hiçbir değişiklik görmüyorum. İlişkiler özveriyle yürür yavrum. Karşındakini olduğu gibi kabul edip onu olduğu gibi sevdiğin müddetçe ve ona bir değer verdiğin müddetçe ilişkiler yürür. Şimdi ilişkilerin menfaatler üzerine kurulduğunu görüyorum. Bakın ben bu yaştayım benim çevremde benden çok genç insanlarla ilişkilerim var ama hep düzeyli çünkü ben daima anlayışla, sevgiyle ve özveriyle yaklaşırım dostlarıma. Aynı şeyleri de onlardan görüyorum. Hiçbir zaman benim dostluğum hiçbir hesap üzerine kurulmamıştır. Ama maatteessüf şimdiki dostlukları öyle görüyorum.”

Herkes birbirine karşı saygılı ve sevgiliydi

 “Hisar’da kadın olarak yaşamak her zaman için çok rahattı. Yani aynı muhitte doğup aynı muhitte büyüdüğü için herkes birbirini bilir ve hiçbir zaman bir huzursuzluk bir rahatsızlık bir taciz olmazdı. Herkes birbirine karşı saygılı ve sevgiliydi. Ben gece saat üçte ikide bile bir fevkaladelikle sokağa çıkmak mecburiyetinde kalsaydım bir genç kız olarak, Hisar’ın en basit ahlaki değerler bakımından zayıf olan insanı dahi sizi tanıdığı için muhakkak mecburi bir nedenle dışarıya çıktığınızı idrak eder ve size nasıl yardımcı olabileceğini sorardı. Ama şu anda maatteessüf bu pozisyon yok. Çünkü çok kozmopolitleşti, çok akın oldu. Şimdi şu anda Hisar’da oturan insanların çoğu birbirlerini maatteessüf tanımıyor. Çünkü nüfus çok arttı.”

O zaman daha basitti yaşam

 “Buraya eskiden mağaza derlerdi. Burası babama ait bir yerdi. Bu mahallenin hanımlarının toplandığı yer bu bahçeydi. Buraya gelirler herkes eline örgüsünü alır, dikişini alır, bahçede otururlar, dikişler dikerler, örgülerini örerler, sohbetlerini ederler, zerzevatlarını ayıklarlar ondan sonra yine evlerine dağılırlardı. Bu kadar ev de yoktu o zaman. Tabii ev sayısı da arttı.  Zamanla ev sayısı da çoğaldı.  İnsanların yaşam şekilleri değişti. O zaman daha basitti yaşam. Daha sakin daha basit… Sabahleyin bir ev hanımı kalkar, evini siler, süpürür, yemeğini pişirir, söküğünü diker, döküğünü diker, çocuğuna bakar böyleydi. Şimdi tabii daha sosyal bir hayatın içine girdik. Daha değişik şeyler oldu insanlar daha fazla şeylerle mutlu olmaya başladılar mesela hepimiz dâhiliz buna, gezmeye gitmek istiyoruz, sinemaya gitmek istiyoruz, tiyatroya gitmek istiyoruz, bir topluluğa girmek istiyoruz yani zamanla beraber düşünceler de gelişiyor. O zamanlar daha sakin daha sade bir hayat yaşanıyordu.”

Mısır kazanları

 “İnsanlar kendi âlemlerinde kendi dünyaları içinde yaşarlardı. Öyle fazla kültürel faaliyet buralarda yoktu, ama şimdi yavaş yavaş, mesela dernekler kuruldu; spor faaliyetleri başladı. Kürek faaliyetleri. Eskiden ben onlara yetişmedim Küçüksu Çayırı’nda güreş yapılırmış. Ona biz yetişmedik ama; bizim zamanımızda mısır pişerdi. Ve o çok güzel bir şeydi. Mısır mevsiminde büyük kazanlar kurulur, yani hepimizin orada toplanıp gülüp eğlendiğimiz yerlerdi. Bayılırdık orada mısır yemeye.  Hiç unutmuyorum annemle mısır kazanına gitmiştik mısır yemeğe. Hisar’ın iyi bir aile çocuğu da mısır kazanının başına geçmiş, maşayı eline almış kendine mısır seçiyordu. Annem tanımadığı için çocuğu mısırcı zannetti. ‘Bana oradan bir sütlü mısır versene çocuğum’ dedi. Hiç bozmadı çocuk. Yani teyze ben mısırcı değilim, filan demedi. Çok nazik, anneme bir mısır seçti. Kâğıdı mısırın kabuklarının içine koyarlardı o zaman. Tuzladı ve anneme verdi. Seneler sonra oradaki delikanlının oğlunu ben okuttum.”

Eksik olan şey Hisar’da yardım derneği diye bir derneğin olmaması

 “Anadolu Hisarı’nda, Anadolu Hisarı Güzelleştirme ve Turizm Derneği var. Orada beraber çalıştığımız insanlar oldu. Onlarla beraber mesela kermesler düzenledik. Okulda çalışırken velilerle beraber  kermesler yaptık. Okula bazı gelirler sağlamak için bayramlarda annelerden yani semt annelerinden bize yardımda bulunmaları için faaliyetlerimize  iştirak ettirdik ama münferit bir faaliyet yok. Yani şu anda Hisar’da eksik olan şey, Hisar’da yardım derneği diye bir derneğin olmaması. Muhakkak ki birçok insanımız var, burada okuyan çocuklarımız var. Zor şartlarda okuyorlar veyahut da ailelerimiz var, zor şartlarda yaşıyorlar. Ama onlarla bir diyalog kuracak onlara bir el uzatacak bir teşkilatımız yok. Onu da maatteessüf kuramıyoruz. Çünkü hayat çok değişti. Herkes hem  maddi hem manevi fedakârlıktan kaçıyor.”

Derede canlı bitti. Ne yengeç kaldı, ne yılan kaldı, ne balık kaldı.

 “Göksü Deresi’ne ait çok güzel şarkılarımız var. Çünkü burası Göksü Deresi... Yani tarihte bir eğlence yeri olarak tanımlanan bir yer. Ama şimdi maatteessüf onu da mahvettiler. Evvela kanalizasyon verdiler. Senelerce o pisliği çektik o Göksü Deresi’nde. Şimdi de yine yanlış bir şeyle tarihi Göksü Deresi’ni yani insanların mesire yeri olarak tanımlanılır yaşmaklı feraceli böyle ne bileyim  özellikle gelmek istedikleri birçok aşk hikâyelerinin müziklerin şunların bunların doğduğu yeri nedense balıkçı barınağı olarak tespit etmişler. Şimdi görüyorsunuz Hisarlı olmayan birçok insanın teknesi karşıda. Dediğim gibi hayat çok değiştiriyor. Şimdi karşımız bizim şu anda gördüğünüz yer tarlaydı. Biz oradan giderdik, zerzevat alırdık. Tavukları vardı, zerzevatlar vardı. Yine Marmara Üniversitesi geldi, orayı istimlâk etti ve orasını yaptı. Evvela Marmara Üniversitesi yapılırken, orayı yaparken, duvar rıhtımı yaparken toprağı dereye attılar. Ondan sonra o dereyi temizlemediler o toprağı. Orası sıkıştı, bir nevi kara parçası oldu. Orada insanlar oturmaya başladılar, barakalar kuruldu. Sandalları bağladılar ve birçok biçimsiz insanların hani zamanla zamanın getirdiği kötü alışkanlıkların semerelerini yaşamaya başladık. Mesela Hisarlı hiç olmayan şeyler, tinerciler, bizim çocukluğumuzda böyle bir şey yoktu. Gençliğimizde de yoktu, oralarda tinerciler yontulmaya başladılar.  Akşamcılar, evi olmayan akşamcılar orada içmeye başladılar. Bütün lağımlar buraya bağlandığı için dere kokmaya başladı. Derede canlı bitti. Ne yengeç kaldı, ne yılan kaldı, ne balık kaldı. Hiçbir şey kalmadı, hepsi öldü. Pislik yuvası haline gelmişti.  Eksik olmasın Büyükşehir belediye başkanı çeşitli uyarılardan sonra hakikaten büyük bir anlayışla dereyi evvelki sene temizletti. Temizletti ama bu motorlardan hala kurtulamadık. İçlere doğru gitseniz büyük bir felaket üst üste üst üste... Zaten yeni mahalle köprüsüne kadar temizlendi dere. Ondan sonra sandal içeriye doğru gidemiyor. Tıkalı ama bu kanalizasyon akıntısını kısmen yani yüzde yetmiş kapattılar, ödediler, önlediler. Bu sürede koku bitti derede. Şimdi biz rahatız ama eski derenin zarafeti, nezaketi kalmadı. Bu motorlar çok bozdu çünkü üst üste, üst üste bağlıyorlar. Dere daralıyor. O motorlar olduğu müddetçe buraları eski haline maatteessüf dönemeyecek.” 

Kıyı kıyı Kanlıca’ya gidilirdi, Bebek’e geçilirdi

 “Saklambaç, koşmaca, yakar top, ortada sıçan, ip atlama, mayısta ateş yakıp üstünden zıp zıp hoplama, ağaca tırmanma, yemişçi, yemiş toplama, evcilik oynardık. Yani gençken, küçükken evcilik oynardık. Burasının çocukları biraz cazgırdı hepsi. Yani ben biraz lapacıyımdır çocukluğumdan beri. Şehzadebaşı’nda büyüdüğüm için buradaki çocuklar kadar ağaca mağaca çıkmasını beceremezdim ama buradakilerin hepsi ağaca çıkarlardı, koşarlardı. Atlarlar, hoplarlar, yüzerler. Her çocuk burada yüzmeyi öğrenir. Biz de bahçede salıncak sallanırdık top oynardık geceleri. Gece top oynamayı çok severdim. Bahçede yakar top oynardık, ortada sıçan oynardık, ip atlardık.  Ben gençliğimde çok iyi kürek çekerdim. Yüzme bilmem ama iyi kürek çekerim. Sandalla gezmeye çıkardık Küçüksu diye plaj vardı o zaman, Küçüksu Plajı. Küçüksu’ya giderdik, gezmeye Kanlıca’ya. Kıyı kıyı Kanlıca’ya gidilirdi, Bebek’e geçilirdi. Şimdi benim orta yaş zamanımda Bebek gazinosu vardı şimdi kapattılar o Bebek gazinosunu. Bizim çocuklarımız, benim oğlum ve yeğenim sandalla Hisar halkı da dâhil sandallara binerler, büyük sanatkârların konser verdiği gün o Bebek gazinosunun önüne dizilirler, onları dinlerler,  vakit geçerdi. Sonradan Rumeli Hisarı’nda tiyatrolar başladı daha elit tabaka oralara gitmeye başladı. Ama daha halk tabakası gitmedi maddi olanakları imkân vermediği için gitmediler ama burada Rumeli Hisarı’nda tiyatrolara geçilirdi, gidilirdi mesela ben orda Hamlet’i seyretmiştim, hala unutamam onu seyrettiğim Hamlet’ti.”

Hisarlıların hiçbir yeri kalmadı

 “Halk tabakası Küçüksu’ya çay içmeye, çayıra, sonradan Asaf’ın Gazinosu’na giderler otururlar, çay içerlerdi. Eğlenceler düğünler… Bazı sanatkârların gelip verdiği konserler Asaf’ın Gazinosunda olurdu. Sonradan Küçüksu iskelesi yapıldı. Küçüksu iskelesi yapıldıktan sonra, orada şimdi, şu anda saraylar aldı onu. Çeşme vardı, o çeşmenin önüne birisi gazino yaptı orada otururduk. Ondan sonra, daha daha sonraları bir bahçe sinemamız vardı, bütün halk yazın bahçe sinemasına giderdi. O büyük bir zevkti. Kim kimi görmek isterse, genç  kızlar genç erkekler vardı, bahçe sinemasında birbirlerini  görebilirdi, giderlerdi. Sonra orası büyük bir gazino oldu. Şu anda öğretmenler evinin, o dipten başlayan ve aşağı kadar giden yeri, çay  bahçesi oldu şahsa ait. Öğretmenler evi okuldu, okulu kapattılar, öğretmenler evi yaptılar. Orayı da boşalttılar, onu da öğretmenler evine dâhil ettiler orayı ve Hisarlıların şu anda kendi başlarına gidip oturacakları hiçbir yerleri kalmadı. Her yer kapandı. Deniz kenarı, parasız hiçbir yere gidip oturma, imkânları kalmadı. Sarayın arkasına giderlerdi daha çok gençler. Bira filan içmek isteyenler arzu edenler oralara giderlerdi. Orası biraz daha tenhaydı. Şimdi orayı da saraylar aldı. Orası da kapandı. Kapattılar şimdi. Hisarlıların çıkıp gidip oturup da, hani bir örtü yayayım, çayımızı alalım peynirimizi alalım da şey yapalım diye yeri kalmadı. Marmara Üniversitesi çayıra sahip oldu. Sonra bu köprü yapılırken, çayıra ayaklar monte edildi, bütün ağaçları kesildi. Ondan sonra bir hamle yapıldı, dernek ağaç dikti fakat maatteessüf hala çayırın mücadelesini veriyoruz. Geçerken görmüşsünüzdür moloz yığınları var, pislikler var. O tarihi Küçüksu çayırı maatteessüf mahvoldu, bitti. Hala kendini toparlayamıyor. Nedense buraya karşı bir antipati mi var belediyelerde bilmiyorum bundan evvel ısrarla otobüs duraklarının devre dışı durumda bütün otobüs durakları burada duracak dinlenecek diye bir şey yaptılar. Dernek mücadele etti, kaldırdı onu. Yani biz artık Hisar’ı kurtarmak güzelleştirmek, eski haline döndürmek istiyoruz. Çünkü çok tahribata uğradı, çok hırpalandı. Bizim kendimize ait bütün özelliklerimizi bozdular. Onları yeniden kazanmak için mücadele içindeler, inşallah kazanılır.”

 

Kaynak :  http://www.sokagimdantarihyaziyorum.org/sayfa.php?ilce=3&rp=111