Ferda Kazancıbaşı
- Details
- Created on Saturday, 23 July 2011 10:33
- Hits: 241
Boğaz bizim için yüzme havuzu gibiydi
78 yıldır Hisarlı olan Ferda Kazancıbaşı, hem unutulmaya terk edilmiş değerlerin gelecek kuşaklara aktarılmasının önemini bizlerle paylaşırken hem de eski Hisar’ın güzellikleri anlatmakla bitiremedi…
Boğaz çocuğuyuz diye spor subayı yaptılar
“1932 doğumluyum. Dört kuşak buralıyız, Anadolu Hisarlıyız. Kökenimiz Trabzon, Of. Ama bende yörenin şivesi kalmamıştır, tipi kalmamıştır ama kimliği, karakteri ve huyu aynen devam eder, gurur duyuyorum bundan. Benim Trabzon Of’tan gelen büyük dedem Hacı Süleyman Efendi’nin 2 tane oğlu var. Bunlardan bir tanesi Ata Efendi, Beyrut Liman Reisi. Öbürü Hüsnü Efendi, bahriyeli mülazım. Büyük dedem vefat ediyor. Ondan sonra Osmanlı donanması lav oluyor o dönemler ve ne kadar bahriyeli varsa şark cephesine savaşa götürülüyor ve benim dedem Hüsnü Efendi de Suriye cephesinde şehit oluyor. Babam ve halam yetim kalıyorlar, kimseleri yok. Yani Trabzon’dan gelmişler buraya babam ve halam burada doğmuş. O yüzden bizde akraba-i talukat yok. Öbür taraf da vefat etmiş, Ata Efendi. E onların tarafları da vefat etti kimse kalmadı. Bir tek kızları vardı benimle akran. Oradan bize bir damat geldi, o da vefat etti. Yani ailede bir tek ben kaldım.”
“Annem öğretmendir. Çok sert ve disiplinlidir. Babam tütün fabrikası müdürlüğü yapmıştır, devlet memurudur. İkisi de otoriter insanlardır, çok dayaklarını yedim. Sofra adabı dayağı, komşudan şikâyet gelmesin dayağı… Şimdi diyorum ki, keşke gene sağ olsalardı gene dövselerdi. Gençliğimde annem ve babam ‘evladım şunu yapma bunu yapma’ demediler ama gösterdiler. Göstermediklerini de önsezilerimle tamamladım. Mesela bu semtte hiç kimsenin dedikodusunda olmadım. İçki, sigara, kumar gibi kötü alışkanlıklardan ben bilerek uzak durdum.”
“Askerliğimi subay olarak yaptım, lise mezunuydum, Boğaz çocuğuyuz diye spor subayı yaptılar. Hep şampiyonluk kupaları kazanırdım. Askerden sonra rahmetli annem babam beni Merkez Bankası’na memur olarak verdiler. Tam on sekiz buçuk yıl çalıştım. Orada amirlerin bize şahsiyet olarak değil de eşya gözüyle bakmış olmalarına ben tepki gösterdim. Onlara kızdım, gittim hukuka yazıldım. ‘Sizlerden hiçbir zaman terfi beklemiyorum benim terfimi üniversitede profesörler verecek’ dedim. Onlara kızdım sınıf geçtim onlara kızdım mezun oldum. Mezun olur olmazda hemen istifa ettim baroya başvurdum. Bundan bir hafta evvel İstanbul Barosu’nun bir töreni oldu. Beyazıt Fen Fakültesi’nde, 35 yıllık avukatlara plaketler verildi. Ben avukatlık mesleğimin 35 yılını tamamladım hala da devam ediyorum. Marmara Üniversitesi öğretim görevliliğime devam ediyorum.”
Küçüksu alabildiğine mesire yeriydi...
“Çocukken oturduğum yer, şimdi bu karakol var ya karakolun oradan giderken sağ tarafta yukarda yamaçtaki evlerde ve sol tarafta akademinin bölümleri var ya orası şeydi, Bahçıvan Sabahat Hanım ile Hüseyin Efendi’nin bostanıydı. Biz bostanlara doğru bakıyorduk, sonradan burası bize aitti arsa şeklindeydi. Asıl büyük dedeme kalan ev yukarda, babam da buranın temelini çıktı orayı satarak. Ben 1954 yılında 53-54 yılında yedek subaya gittim. Yedek subaya gittiğim zaman bu ev kaba inşaat halindeydi. Demek ki 1954 yılından bu yana 32’den 54’e orda, 54’ten itibaren de burada oturuyorum.”
“İlk defa Küçüksu’ya top oynamaya annem babam tek başıma çıkmama izin vermişti. Gittim orda bir grup var. Belki baltayı taşa vurabilirim kusura bakmayın oradaki grupta bir kişi eksikti beni aldılar. Ama hepsi varlıklı aile ben memur ailesiyim, mütevazı bütçeli memur ailesiyim. E, iddialı insanlar da değillerdir yani, beni aralarına aldılar ama hepsi zengin aile çocuğu ve tepeden bakıyorlar, ben şimdi çok rahatsız oldum onlardan. Dedim ki ertesi günü gidip öbür tarafta oynayanların arasına gireyim ve ben öbür tarafta oynayanların arasına girdim. Onlar da işçi çocukları, memur çocukları, işte esnaf filan orta halli halk çocuklarıydı ve ben onlarla mutlu oldum, onlarla büyüdüm burada birlikte. Tabi çoğunu kaybettik.”
“Küçüksu alabildiğine mesire yeriydi. Kaç genç, en azından 300- 400 genci rahatlıkla barındırabilirdi çimenlikler içerisinde. Ayakkabılarımızı çıkartır, çimenlerin üzerine yalınayak top oynardık. Orada bir grup, öbür tarafta bir grup, öbür tarafta bir grup ve bu sayede o kadar insan o kadar genç kötü alışkanlıkların tuzaklarından uzaklaşıyordu ki…”
Zeki Müren de dönerdi ve denize selam verirdi...
“Ee neler yaptın derseniz bol bol spor yaptım. Atletizmden, judosundan, güreşine, futboluna… Lisansiyer olarak buradan karşıdan karşıya geçiş 17 dakika. Buradan gruplar halinde geçerdik. Mayolarımızın fermuarlı ceplerine bozuk paralar koyar karşı tarafta yerdik içerdik. Elbiselerimizi de Küçüksu Plajı’nın kabinlerinde bırakırdık. Akşamüzeri de oradan atlar buraya yüzerek geri gelirdik. Yani Boğaz bizim için yüzme havuzu gibiydi.”
“Buranın çay bahçesi tam bir eğitim-öğretim yeriydi. Büyüklerimizden çok şey öğrendik. Çok da eğlendik. Gözlerimizden yaşlar gelene kadar gülerdik. Boğazın iki yakası kahkahalarımızla çınlardı, yankılanırdı. İnanamazsınız gülmekten yanak adalelerimize kramp girerdi. Geceleri denizin ortasında sandal devirirdik. Sandalın devrildiği taraf kazanırdı, havalanan taraf kaybederdi. Ertesi gün kaybedenler kazananları sırtına alır plajda iki tur atardı. Plaj halkı da bilirdi ve alkışlardı.”
“Gençliğimizde Bebek Belediye bahçesinde, Bebek vapur iskelesinin olduğu yerde Zeki Müren konser verirdi. Bütün aileler sandallarına biner, zeytinyağlı yaprak dolmaları, salatalar, kır köfteleri de yapılırdı tabi biz gençlerde öyle bir şey yok, peynir domates ekmek… Zeki Müren konserine başlar, bütün sandallar denizi kaplamış. Öyle bir durumdu ki, içerde 300 kişi var denizde 1000 kişiden alkış geliyor. Zeki Müren de dönerdi ve denize selam verirdi. Bizden gelen şarkı isteklerini kabul ederdi. Sonrasında konsere 15 dakika ara verilince herkes kızlı erkekli denize girilir, denizden çıkılır, örtüler tutulur kıyafetler değiştirilir ve yemeğe oturulurken Zeki Müren programının ikinci yarısına başlardı.”
Saraydan gül aşırmanın tadı başkaydı...
“Eskiden ulaşım araçları bu kadar gelişmiş değildi. Mesela o zamanki ulaşım araçlarına göre buradan Üsküdar’a gidebilmek oldukça zahmetliydi. Hatta bir hafta evvelden herkes Üsküdar’a gidiyorum diye hazırlık yapardı. Bizim Hisar merkeze ulaşmak biraz zor bir şeydi. Hele çocukluğumda böyle motorlu araçlar yerine faytonlar vardı. Bir gün aile dostumuz Kuleli Askeri Lisesi’nin komutanı Bedri Paşa, bizi Hidiv Kasrı’na davet etmişti. Bize makam aracı yolladılar, makam arabası da fayton yani atlı araba.
“Küçüksu Kasrı’yla ilgili bir hikâyemi anlatayım size. Bir yere giderken mutlaka bisikletime bahçemden koparıp gül falan koyardım, farın olduğu yere, hava olsun diye. Gül benim bahçemde çok ama saraydan gül aşırmanın tadı başkaydı. Saray bekçisin de oturmuş orda bağdaş kurmuş çimenlerin üzerinde kuran okuyor. Ben de parmaklıkların öbür tarafındayım kuranı yarım bırakamayacağını biliyorum tabi. Parmaklıkların öbür tarafındayım, acaba ben bu parmaklıkları kaç hamlede geçer kaç hamlede gülü alır gene dışarı çıkarım hesabını yapıyorum. O dönemlerde iki hamlede parmaklığı aşıp parmaklarımın üzerine yumuşak bir iniş yaptığımda bekçi kuran sesini yükseltiyor. Güle yaklaştıkça sesini biraz daha yükseltiyor, daha da yükseltiyor ama takan kim. Oradan gülü kopartıp eski yerime gelirdim. Ama saray şuanda eskisi gibi bir aile yeri değil. Nüfus çoğaldı. Nüfus çoğalınca kimin ne olduğu kimin ne olmadığı bir toplum haline dönüştük. O zaman da katı disiplinler getirdiler saraya. Benim vaktiyle sarayın içinde çektiğim fotoğraflar vardı. Bir takım meşhur ressamların tablolarını falan da görüntüledim vaktiyle. Şimdi, içeriye resim çekmek falan… Yani iş bu semtin şeysinden çıktı.”
Bütün Rumlar gelirler, laterna çalarlardı...
“Sarayın karşısında minaresi yıkık bir cami vardı. Camiden de spor kulübü yararlanıyor. Bir de Nahiye Müdürlüğü. Yani Hisar Karakolu oldu. Hiç unutmam camide siyah bir perde, perdenin bir tarafında polis zabıt tutuyor daktilonun tuş sesleri duyulur, öbür tarafında da pinpon oynayan çocukların raket sesleri… Cami öyle bir camiydi işte, ondan sonra 1960 yılında askeri müdahale oldu. Askeri müdahaleyi biz burada bayram havasıyla karşılamıştık. 60’dan evvel 1959 yılında sarayın karşısındaki cami Celal Bayar tarafından yıktırıldı.”
“Sarayla iç içe ama sarayın dışında bir dut ağacı vardı. Dut ağacından çimenlerin üstüne dutlar düşerdi biz de onları yerdik. Mehtaplı yaz gecelerinde aileler kilimleriyle seccadeleriyle semaverleriyle gelirler, gecenin sükûnetinde ayaklarını dereye sallarlardı. Gündüzleri derede karidesler çıkardı.”
“Burada Ayazma diye bir yer vardı. 1956 yıllarıydı galiba o zamanlar burada bir hareket oldu İstanbul’da fakat ne kadar Ermeni, Rum, Yahudi filan varsa onların mal ve canlarına karşı yasadışı bazı hareketler oldu. Kışkırtma ile oldu. Ama bu kışkırtma kontrolden çıkınca kışkırtanlarda kışkırttıklarına pişman oldular. Bu döneme kadar Rumlar buraya eylül ekim aylarında ziyarete gelirlerdi, Ayazma’ya. 6-7 Eylül olaylarından sonra artık ayaklarını kestiler. Bütün Rumlar gelirler laterna çalarlardı. Laterna nedir biliyor musunuz? Şöyle bir kutu insan boyunda, şurada da söyle bir kol, o kolu çevirdikçe müzik çıkıyor. Onlar da sofralarını kurmuşlar şarkılar, türküler, oyunlar… Belki yadırgayabilirsiniz annem ve babam düşman işgali zulmünü yaşamış ve İstiklal Savaşı’nı görmüş insanlar. Ben onlardan işittiğime Ermeni, Rum, Yahudilere karşı o dönemler biraz aşırı hareket ediyordum. İbadet yerine benim saygılı olma kavramı bende ileriki yaşlarda oluştu. Fakat o dönemler tepsi içinde çiçeklerle ‘buik piyases, buik piyases’ derlerdi yani ‘bayramınız kutlu olsun’. Millet oradan bir sap çiçek alıyor para atıyor. Ben de paraya ihtiyacımızdan falan değil, Aykut diye ufak bir çocuk vardı dedim ona tepsinin altına bir kafa at paralar yere düşsün diye. Biz paraları toplardık. Sonra sıradan musluklar vardı o musluklarda Rumlar ellerini yüzlerini yıkarlardı. Ben en baş musluğa gider parmağımı bastırırdım, su hepsinin üstüne giderdi. Ondan sonra orda beklenir böyle lostra salonunda gibi, sırası gelen Meryem Ana’nın ikona duasını yapıp, öpüp para koyardı. Bizim sıramız geldiği zaman parayı da alıp giderdik. Vallahi billahi paraya tenezzülden değil, yani bir tepkiydi. Oranın papazı hadi evladım gidin sonra babana söylerim derdi, zaten tanırdı da babamı.”
Onun cebine harçlığını ben koyuyorum...
“Mesela bir anne oğlunu bulmak istiyor, dışarıda bisikletli bir genci gördü. ‘Evladım benim falancayı gördün mü?’ ‘Teyze filanca yerde basket oynuyor.’ ‘Hadi evladım git, eve misafir geldi, hemen eve gelsin’ de emi. Hemen haberleşme giderdi. Cep telefonları yok ama haberleşme giderdi. Küçük yer tabi, denize düş ıslak elbiseyle eve koşuyor ol denize düştüğün haberi senden evvel eve gider. Yani herkes birbirine bağlıdır burada.”
“Buranın halkı 7’den 70’e kendi kadınına kızına hiçbir zaman laf söyletmez ve gece yarıları dahi kadını kızı rahatlıkla burada elini kolunu sallayarak dolaşır. Bakış açısı abla, teyze, bacıdır. Kız-erkek ilişkilerinde de herkesin gözü önünde bir araya gelinmez, dedikodu çıkmasın diye dikkat edilirdi. Kendi anımı anlatayım size. Rahmetli halam Emirgan’da Balta Limanı’nda Habib Bey Yalısı’nda gelin vaziyette. Ben de bazen halama gidip gelirim, onun da bir tanıdığının Hanife isimli bir kızı var. Bal rengi gözleri olan güzel bir kız. Bir gün sandaldan çıktı buyur ettim, diğer kız arkadaşlarıyla masaya oturdu. Vapur iskeleye yanaşınca bir baktım annem. Ben annemi görür görmez hemen gazinonun bardaklarının yıkandığı kulübeden içeri kaçtım. Bir yandan da penceresinden bakıyorum. Bir baktım annem kızların masasına gitmiyor mu? Onlara bir şeyler söyledi ve kızlar kalkıp gittiler. Akşama anneme kızlara ne söylediğini sordum, ‘onun cebine harçlığını ben koyuyorum’ demiş. Ne kadar ağır aslında değil mi, yani çok büyük bir baskı vardı üzerimizde.”
“Buradan Bebek belediye bahçesine geliyoruz, Zeki Müren’in konserini izlemeye bizim sandalda 6 tane genciz. Sandalın demiri gitti durmuyor, demir zayıf geliyor. Büyük bir tekne vardı o tekneye biz rica ettik sizin tekneye yandan küpeşteden bağlayabilir miyiz diye. Onunda 5-6 tane kız çocukları var. Onlar bize evlat gözüyle baktılar ve güven duydular bağlayın dediler ve inanır mısınız bir tek erkek arkadaşımız oradaki kızlara gözünün ucunla baksın, bakmadılar.”
‘…Körfezde kopan kahkahalar Göksu’da çağlar…’
“Hani unutulmaya terk edilmiş değerlerimizin gelecek kuşaklara derlenip düzenlenmeleri yönünden biraz önce de bahsetmiştim. Bunlardan bir tanesi de Küçüksu’da Darül Talim musikisidir. Darül Talim musikisi bir kültürdür. Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet dönemi arasında ki bir geçiş dönemidir. Bunun dışında, kültür olarak burada sahne açılır toplu sünnet düğünleri için. Kültürel konuda ben size bir şey söylemek istiyorum. Burada Küçüksu’yu kurtuluşu için halk erişimine geri kazandırılması yolunda ben bir Göksu gecesi düzenledim. Düzenlediğim Göksu gecesine o zamanların Büyük Şehir Belediye Başkanı Profesör Doktor Nurettin Sözen’i davet ettim. Erkânı ile birlikte geldi. İki tane söz verdi. Biri dedi ikinci boğaz köprüsü şantiye montaj alanı olarak buradaki beton kalıntıları utanç duvarlarıdır, bunları kaldıracağım. İkincisi projeye kavuşturacağım dedi ve ikisini de yerine getirdi. Göksu gecesine Arif Sami Toker’i davet ettim. Derneğimizin üyesi oldu. Ondan sonra o esnada da biz Arif Sami Toker’le öğretmen evinde bir konuşmaya aldılar TRT’de radyo olarak canlı yayın olarak. Çok da güzel bir bestesi vardır, ‘…Körfezde kopan kahkahalar Göksu’da çağlar…’ (…) Bunlar önemli çünkü sizden sonraki kuşaklara da bu kültürün aktarılmasını bir görev olarak biliyorum.”
İlk golü Marmara Üniversitesi’nden yedik...
“Yazlık sinemamız vardı. Hatta halk o kadar eğlencesine düşkündür ki yemeğini satar parasıyla da sinemaya gider diye bir menkıbesi vardır buranın.”
“Akşamları sahilde küçük bir çeşme var biliyorsunuzdur. Şakir’in Gazinosu’ydu orası. Bazen bizler tertemiz giyinirdik babalarımızı vapurdan karşılamaya giderdik. Kimimizin elinde susamlar öbürünün elinde balon böyle güzel renkli bir görünüş babaların ellerinden paketleri alır gazinoya gidilir oturulur çay falan içilir dinlenirdi. Bazen de annem akşam yemekte buradayız derdi babamın da hoşuna giderdi. Sahilde sofralar kurulurdu. Herkes birbirini tanırdı hatta birbirimizi sesimizden tanırdık. O kadar güven vardı ki, art niyetli insanların bu topluluğa sızması, barınması mümkün olamazdı. Bir yabancı geldiği zaman, ne arıyorsun burada denirdi. Yabancı barınamazdı. Şimdi şimdi nüfus çoğaldı fakat hala daha suç işleme oranı çok düşüktür burada. Giderek herkesin herkesi tanıdığı bir toplum yapısı yerine, hiç kimsenin hiç kimseyi tanımadığı herkesin birbirine kuşkuyla baktığı bir toplum yapısı doğuyor ve çözülmüş bir toplum oluyor. Araya rahatlıkla art niyetli insanların sızması mümkün oluyor ve suç işleme oranı da yükseliyor.”
“Şimdi hangi Hisarlıya sorarsanız sorun, benim yaşımdakilere tabi, rüyalar kadar güzel günler yaşamış ve o güzel günlerin tanığı olan insanlardır. Şimdiki durumda çok şeyler kaybettiğimizi size ifade ederler. İlk golü Marmara Üniversitesi’nden yedik. Burada bostanlarımız kalktı. Madam ve Koço’nun bostanları şuanda Marmara Üniversitesi’nin olduğu yerdeydi. Rahmetli annem de beni zerzevat aldırmaya yollardı bostana. Diğer kadınlar kendileri domateslerini, ayşekadın fasulyelerini tarlaya girer kırarlardı. Ben çocuk olduğum için sıra bekletirlerdi ben de kelebek kovalardım o dönemler. Öyle güzel bir yer. Ama ondan sonra burayı politik nedenlerle Süleyman Demirel zamanında ve onun tarafından burayı spor akademisi adı altında öğrencileri kendi istedikleri politika doğrultusunda yönlendirmek planıyla yapıldı burası. Şimdi politik bir yer dışına çıktı ama böyle güzel turistik yerin bağrında hançer gibi oldu. Ondan sonraki ikinci gölü ise ikinci boğaz köprüsü şantiye montaj alanı olarak yedik. Üçüncüsü Göksu evleri yapıldı. Baykuş kafesi gibi duruyor orada. Semtin bütün yerlileri ızdırapla bakıyoruz oraya. Billur gibi tertemiz Göksu deresi, Küçüksu dereleri falan kanalizasyona dönüştü. Yeni yeni arıtma mücadelelerine girişildi. Yani herkes gerek doğal yapıdaki tahribattan dolayı, gerekse de o güzelim sosyal yapıdaki birbirine bağlı olan o topluluğun mutluluğunu kaybetmiş olmanın üzüntüsünü duyuyor.”
Kaynak : http://www.sokagimdantarihyaziyorum.org/sayfa.php?ilce=3&rp=112

