Portreler Anadoluhisarı, Küçüksu ve Göksu için rehber site. Medyada çıkan yazı ve haberler, harita destekli altın rehber, fotoğraf galerisi, önemli telefonlar, nöbetçi eczaneler, cafe bar ve restaurantlar. http://www.ahisar.com/portreler/ Sat, 31 Jul 2010 14:53:45 +0000 Joomla! 1.5 - Open Source Content Management tr-tr Nazmiye Korkmazlar - Hür doğdum, hür yaşarım... http://www.ahisar.com/portreler/nazmiye-korkmazlar.html http://www.ahisar.com/portreler/nazmiye-korkmazlar.html Hür Doğdum Hür Yaşarım 

Nazmiye Korkmazlar
Tek taşını kendi alabilmeye kilitlenmiş, kariyerin saadetine inandırılmış, kadın dergileriyle hipnotize edilmiş, beyaz atlı prens masallarıyla uyutulmuş, hep beklemiş, beklediği hiç gelmemiş, her zaman bir mazereti olmuş, “elalem ne der”den ürkmüş, özgürlüğü gözü dönmüş hırs sanan kadınlar şöyle biraz geride dursunlar. Bu Nazmiye Korkmazlar’ın hikâyesi. Nazmiye Korkmazlar Anadoluhisarı Mahallesi’nin otuz yıllık muhtarı. Sürmeneli ailesinin İstanbul’a göçü sırasında, 1916’da Sinop’ta doğmuş. Aile, İstanbul’da balıkçılığı devam ettirebilecekleri Sarıyer’e yerleşmiş.

Nazmiye Korkmazlar

“İstanbulluyum” diyor Nazmiye Teyze… “Baba toprağıyla bağımız kalmadı”. 1936’da Anadoluhisarı’na gelin geliyor. Evlilik hikâyesi bir kalp sızıyla başlıyor. Nazmiye Teyze o sıralar askerliğini Sarıyer’de yapan Abdi Çavuş’la “konuşuyor”. Ancak, aile onun bir başkasıyla –ablasının eşinin abisiyle- evlenmesi taraftarı, üstelik hazırlıklar da başlamış bile. Mahallenin gerginliğinden yürüyen dedikodular askeriyeye kadar varıyor ve Abdi Çavuş apar topar Dudullu’ya gönderiliyor. Bunu duyan Nazmiye Teyze, Sarıyer’den vapurla Üsküdar’a, oradan at arabasıyla Dudullu’ya gidip Abdi Çavuş’u buluyor.

Nazmiye Korkmazlar

“Beni görünce şaşırdı. Karşısına geçtim, ‘Buraya geldim, hem de hiç gitmemecesine geldim’ dedim” diyor. Ancak askerliğin bitmesine daha bir sene var. Abdi Çavuş’un “Ev tutayım, bekle beni” demesine aldırmadan geldiği gibi geri dönüyor Sarıyer’e: “Atatürk gibi adamdı. Büyük büyük mavi gözleri vardı. Bugün olsa, yine görmek isterim O’nu. Sağ olduğunu bilsem, gider bulurum. Konuşmak isterim, bir kardeş gibi…" Dönünce, ablasının gelin gittiği ailenin büyük oğluyla evlendiriliyor. “İstemedim” diyor Nazmiye Teyze “Baba mı diyeceğimi ben bu adama dedim. On sekiz yaş büyüktü benden. İstemedim."

Nazmiye Korkmazlar

"Hiç çalışmıyordu, tembeldi". Evlendikten bir sene sonra yoksulluk ve çaresizlik onu para kazanmaya yöneltmiş. Önce evlere temizliğe giderek başlamış, ancak kazancı yeterli olmayınca balıkçılık yapmaya başlamış. Uzunca bir zaman kış aylarında Anadoluhisarlı balıkçılarla birlikte denize açılmış, balık olmadığı zamanlardaysa inşaat işçiliği yaparak geçinmiş... Balıkçılık, inşaat işçiliğinin ardından mahallenin kahvehanesinde 25 yıl boyunca önce ocakçılık yapmış sonra da kahveyi kendisi işletmeye başlamış: “Dört çocuğum vardı benim. Eşim çalışmıyordu, yatıyordu evde. Ne yapacaksın başka? Ben çalışmaktan hiç kaçmadım, utanmadım, kimseden de korkmadım.”

Nazmiye Korkmazlar

Çocuklarıyla ilgilenmeye pek zamanı olamamış Nazmiye Teyze’nin, ancak kendi deyimiyle "bir eli hep üstlerindeymiş". Çalışma şartlarının zorluğu, sorumluluklarının ağırlığı onu hayatın dinamizminden koparmamış. Siyaset de bu dinamizmi besleyen önemli damarlardan biri. 1954’ten beri CHP’li Nazmiye Teyze. İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumu CHP’ye girmesinde etkili olmuş. Bir dönem CHP’nin Anadoluhisarı binasında çay ocağı da işletmiş, toplantılara da yoğun olarak katılmış. İsmet İnönü, İstanbul’da olduğu zamanlarda ziyaretine gitmiş: "Bir bayram sabahı kalktık, bayramlaşmak için Maltepe’deki evine gittik. Denize girmişti...

Nazmiye Korkmazlar

...Sandalla açılmış, denize atlamıştı. Yüzdü, geldi. Elini öptüm. ‘Sen nereden geldin kızım’ dedi. ‘Beykoz’dan geldim’ dedim. Şaşırdı, o kadar yoldan nasıl geldiğimi sordu. Ben de ‘Sizin için değil Maltepe’ye cehenneme bile giderim paşam’ dedim. Başka türlü bir adamdı. Saraya girdiğini görmedim, ondan sonrakiler saraylardan çıkmadı.". İnönü’nün vefatı sonrasında, Erdal İnönü’nün ziyaretine gitmiş sık sık, Ecevit’in takipçisi olmuş: "Ecevit’i ilk defa Harbiye’de TRT binasında gördüm. Bir defa Taksim’e dinlemeye –mitinge- gitmiştik. Böyle bir kalabalık görülmemiştir!". Şimdiyse ne CHP’nin ne de solun halinden memnun.

Nazmiye Korkmazlar

"Baykal’ı başarılı görmüyorum. Buraya geldiğinde kendisine de söyledim, solun birleşmesi lazım. Sol birleşmedikten sonra ülke yok olacak. Amerika’yı bile ararız o zaman. CHP’nin birleşmeyi sağlaması lazım". CHP ile olan bağı muhtarlık serüveninin de başlamasına neden olmuş. 1976’daki yerel seçimlerden önce dönemin CHP’li muhtarı, aday olmayacağını açıklayınca Nazmiye Teyze aday olmuş: “Muhtarlık bizden çıkmasın diye aday oldum. O günden beri de görevimin başındayım. Aday olmayacaktım ama ‘bunak’ dediler, inadımdan aday oldum. Eskiden böyle şeyler olmazdı..."

Nazmiye Korkmazlar

"Başkaları seçim kazansa tebrik ederdik, şarkılarla türkülerle kutlardık, beraberce eğlenirdik". Yedi dönemden beri göreve devam eden Nazmiye Muhtar karşısında diğer adayların işi zor gibi görünüyor: "Ben tek kuruş para harcamam seçim zamanında. Postermiş, afişmiş hiç yaptırmam. Beni bilen bilir. Oyuna bana verecek olan zaten verir. Önümüzdeki seçimlerde aday olmayı düşünmüyorum. Yoruldum çocuğum, yaşlandım. Çıksın temiz bir aday ona destek veririm". Mahalle sakinleriyle ilişkisi alışkın olduğumuz muhtar- mahalleli ilişkisinden oldukça farklı. 2001 senesinde mahalledeki küçük meydana heykeli dikilmiş.

Nazmiye Korkmazlar

"Bizim burada bir Zeynep Hanım var. Tutturdu heykelini yaptıracağım diye, kıramadım. Sordular bana nereyi istersin diye, burasını seçtim. Geldi genç bir öğrenci fotoğraflarımı çekti, yaptı heykeli. Sonra o çocuk takdir almış diye duyduk". Daha önce mahalledeki hastaları, bakıma muhtaç kişileri hastanelere, huzurevlerine götürüp, tedavileriyle ilgilenen Nazmiye Teyze –biraz da yaşından dolayı- bu işleri başkalarına devretmiş: "Yaşlandık yavrum. Eskiden hastaları Çapa’ya götürürdüm, tedavilerini ettirirdim. Toplanır Darülacezeye, yetimlere ziyaretlere giderdik ama artık yetişemiyorum her yere".


Nazmiye Korkmazlar

Yetişemiyorum diyorsa da öyle evinde oturduğu sanılmasın. Mahallenin sakinlerinin, esnafın kâğıt atıklarını toparladığı deposuyla ilgileniyor. Ayda bir kere fabrikadan gelen kamyon kâğıtları alıyor, buradan gelen para da bir üniversite öğrencisine burs olarak gidiyor. Kâğıt deposundan arda kalan zamanlarında da, mahalledeki ihtiyaç sahiplerine verilecek kıyafet ve yiyecek yardımlarını organize ediyor. Mahallenin deyimiyle "Nazmiye Anne"nin faaliyet alanı yalnızca mahalleyi kapsamıyor. Başka semtlerdeki, hatta başka illerdeki ihtiyaç sahipleriyle de ilgilenmeye çalışıyor.


Nazmiye Korkmazlar

17 Ağustos Depreminin arından bölgeye bizzat giderek yaraların sarılmasına yardımcı olduğunu, İstanbul’un bir diğer ucundaki üniversite öğrencilerinin evlerine mahalleden eşya toplayarak götürdüğünü kızından öğreniyoruz. Boş zamanı yok ama dinlenmek için “Şaban’ın Kahvesi”ni tercih ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminden, kasabın önündeki kedinin kaç yavrusu olduğuna kadar varan geniş bir sohbetin alanı olan bu dört masalık küçük kahvehanede Nazmiye Teyze’nin cam kenarındaki sandalyesine kimse oturmuyor. Bu sandalyede gazetelerini okuyor, kahvehanede fazlaca zaman geçirenlere öfkeleniyor, eşini aldatan akşamcılara kızıyor, başka masaların

Nazmiye Korkmazlar

sohbetlerine laf atıyor, kahvaltısını ve öğle yemeğini yiyor: “Eskiden okey de oynardım, kâğıt da oynardım. Ama küfürlü konuşuyorlar artık sinirleniyorum, oynamıyorum”. Şimdilerde daha az stresli olan Sayısal Loto oynuyor. Dört çocuğu, yedi torunu var Nazmiye Teyze’nin; en küçük kızı son seçimlerden sonra muhtarlık işlerinde kendisine yardımcı olmaya başlamış. 1983’te eşini kaybettiğinden beri yalnız yaşıyor: “Ahşap bir evim vardı. Bizim yan evde yangın çıktı, itfaiye gelene kadar bizimki de kül oldu. Ondan sonra muhtarlığın karşısındaki yalının girişine taşındım. Kendi başına olmak rahat."


Nazmiye Korkmazlar

"...Yatıyorum, kalkıyorum kafama göre. Kimseyle olamam bu saatten sonra." Geçtiğimiz sene kısa bir süre kızına misafir olmuş, ancak 15 gün sonra deyim yerindeyse “firar ederek” evine dönmüş. Misafirliğin nedeni geçirdiği küçük bir kaza; mahallede sünnet edilen çocukları Eyüp’e götürürken, vapurda düşüp bacağını kırmış, şu an bacağında boydan boya bir platini misafir ediyor. 90 yaşındaki bu dinç kadın 1964’te geçirdiği rahim kanseri ameliyatından beri ilk kez hasta olup yatmış. 1964’te kanser teşhisiyle hastaneye kaldırıldığında doktorlarının bütün itirazlarına rağmen ameliyat olmakta ısrarcı olmuş.

Nazmiye Korkmazlar

"Yaşaması imkânsız" denilmesine rağmen üç günlük yoğun bakımın ardından tekrar dimdik ayağa kalkmış. Ne platinli bacağı, ne de kanserden geçmiş bedeni onu durdurmaya yetmemiş. Her haliyle farklı bir kadın Nazmiye Korkmazlar… Baştan ayağa emekçi, inatçı ve kendine özgü… Üstelik özgürlüğün mülkiyet üzerinden kodlandığı bir dünyaya gerçek özgürlüğün ne olduğunu gösteren doksan yaşın sahibi: "Hayatım boyunca istemediğim bir şeyi yapmadım çocuğum. Yaptığım her şeyi severek yaptım, harç da kardım, balığa da çıktım… Emek vermeyi severek yaşadım".


Nazmiye Korkmazlar

Dört çocuğu ve ara sıra perma yaptırdığı saçlarıyla "erkekleşme"den, erkeklere ait gibi sunulan bir dünyanın içinde ezberleri bozmuş. Muhtarlık makamındaki muhtar fotoğrafları her şeyi anlatıyor sanki: Üç tane soğuk vesikalık erkek fotoğrafının yanında, fidan dikerken çekilmiş bir fotoğrafından gülümsüyor.


Nazmiye Korkmazlar

Trabzon Sürmene kökenli Sarıyerli balıkçı bir ailenin kızı olan, 1916 doğumlu Nazmiye Korkmazlar son 30 yıldır Anadoluhisarı mahallesi muhtarlık görevini aralıksız sürdürüyor.



Fotoğraflar: Gülşin Ketenci
Yazı: Meltem Sanlav
Kaynak : http://www.fotoroportaj.org

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Portreler Wed, 02 Sep 2009 21:47:07 +0000
Melike Denktaş - Göksu'nun son saraylısı... http://www.ahisar.com/portreler/melike-denktas.html http://www.ahisar.com/portreler/melike-denktas.html ÜLKÜ ERAKALIN SÖYLEŞİLERİ
GÖKSU’NUN SON SARAYLISI MELİKE HANIM…

“ BİZ DAĞLARI YIKACAK BİR
SEVGİNİN SON DOSTLARIYIZ…”
Bana söylediği son cümlesi bu oldu… Bu söyleşiden bir zaman sonra da, gökyüzündeki yıldızların arasına yolcu ettik Melike Denktaş’ı… Yaşı 75’di ve Göksu’nun son saraylısıydı… Doktor Şerafettin Paşa’nın torunuydu…

Melike Denktaş

Eşyalarının her biri Osmanlı döneminin son anılarını taşıyordu… Som altın yaldızı aynalar, ipek kumaşlarla kaplanmış antika dev koltuklar ve bu koltuklarda oturmak en çok onun hakkıymış gibi taşınan, gizemli bir gurur…

Günümüz insanları arasında yaşayan bir tarih gibiydi… Göksu deresini çevreleyen asırlık dev ağaçlar gibi, dik ve mağrurdu… Bu mağrur diklikte ve bakışlarında; ancak çok derinden bakmasını becerebilen insanların hissedebileceği, bir hüzün vardı…
“- Seksene yakın yıl yaşamışsınız, ne kadar güzel…” diye başladım sözüme… Ve devam ettim sonra, onun dünyasına girebilmenin sihrini arayarak:
“- Bu seksen yılda neler yaşadınız ve şu an ne hissediyorsunuz ?..” dedim…
“- Hüzün ve pişmanlık” dedi… Ve sonra devam etti, bir daha susmamacasına…
“- Keşke hiç doğmasaydım ve keşke yaşadıklarımı yaşamasaydım…”

SORULAR VE CEVAPLAR…
Melike Denktaş

Bu cevaptan sonra karşılıklı hiç susmadık… O söyledi ben sordum, ben sordum o cevapladı…
“- Pişmanlık ve hüzünden söz ediyorsunuz ama, saydıklarınızın tek bir izi yok yüzünüzde…”
“- Sildim… Mümkün olduğunca tüm acıları kalbime gömdüm… Geçmişten sadece bir yalnızlık var bakışlarımda… İnsan bazen yedi yaşında da yalnızdır, yetmişinde de… “
“- Çocukluğunuzu yaşasak “ DOĞUŞ” Gazetesi okurlarıyla…Onlarla bölüşsek, mümkün mü ?...”

Şöyle bir çevresine bakındı, eşyalarını gözleriyle tek tek tarayarak:
“- Ben bu evde doğdum “ dedi… “- Ve bu evde büyüdüm… Sonra altı aylıkken çıkmışız bu evden… Asabi bir dedem vardı, diktatör… Babam da bir o kadar gururlu… İç güveysi gelmiş bu konağa, altı ayın sonunda da kiraya çıkmışız zaten…”
“- Neden ?...”
“- Babam, dedemle birlikte oturmamızı istememiş… Yıllarımız başka bir evde geçti… İlk eğitimimi 34. ilkokulda tamamladım… Şimdi ki “Öğretmenler Evi” o yıllarda 34. ilkokuldu… Sonra Kandilli Kız Lisesi’ne devam ettim… On yaşımda da piyano çalmaya başladım... “
“- Peki, sonraki eğitiminiz ?...”
“- Ondan sonrası yok… Dünya erkek kıtlığına girmiş gibi evlendik…”
“- Severek mi ?...”
“- Hem de nasıl… 1956 yılında… Dedim ya ben eşimi koca kıtlığı gelecek gibi sevdim, ama kocam beni hiç sevmedi…”
“- Bu karara nasıl vardınız ?...”
“- İnsan, eşinin davranışından sevilip sevilmediğini anlamaz mı ?... On sene evli kaldık, dört çocuğum dünyaya geldi… Ve sonra ayrıldık… Çocuklarımdan hiç kopmadım… Onları hep sevdim, onlar da beni sevdiler…”

TEKRAR KÖŞKE DÖNÜŞ

Melike Denktaş, Ülkü Erakalın

Bir rüya mekanda; geçmiş yıllarda yaşanmış rüyalardan arda kalan, bir rüya anlatılıyordu sanki… Göksu’nun son saraylısı Melike Hanımefendi, latife dolu bir anlatımla devam etti:
“- Eşimden ayrıldıktan sonra tekrar baba evine döndüm çocuklarımla…Ve tam kırk yıldır bu köşkte yaşıyorum… Doktor Şerafettin Paşa’nın köşkünde… Şerafettin Paşa, anne annemin babası… “

Melike hanımın yüzündeki tebessüm, yavaş yavaş kahkahaya varıyordu…
“- Ve büyükbaba kafadan çatlak” dedi … “- Bir baş var, içinde beyin yok…”
Ve de birden; geçmiş yıllardan günümüze döndü son saraylı… Gelin de gülmeyin:
“- Bende geçenlerde bir tomografi çektirdim… Ailem çatlak olduğu için:
“- Doktor bey” dedim “- Allah aşkına iyi bakın, benim beynim var mı ?...”
“- Var” dedi… Çok sevindim tabi, en azından aileme çekmemiştim…”
“- Dedenizin beyni konusundaki karara nasıl vardınız ?...”
“- Nasıl varmam ?... Sahilde bir yalımız vardı yıllar evvel… Gelin görün; dedem bu yalıyı hizmetçisine bağışlıyor: “ Deniz üzeri rutubet, çocuklar hasta olur ” diye… Yani sizin anlayacağınız; Paşa babam yalıyı hizmetçimize bağışlayıp, bize bu köşkü yaptırıyor…”
“- Ve siz 1931 yılında burada doğuyor, 1956’da evleniyorsunuz ve de daha sonra boşanıp, çocuklarınızla tekrar bu konağa dönüyorsunuz…”
“- Aynen not aldığınız gibi… Sonraki yıllarımız da kayıplar ve acılarla geçiyor… Ve de 1978’den sonra kız kardeşim ( Ki, bütün Beykozluların tanıdığı ) ŞULE baş başa kalıyoruz…

ÖNEMLİ BİR KADINDI…

Melike Denktaş

Ben, Şule hanımı da yıllar evvel tanımıştım… Ama ne yazık ki acı bir hastalık, iki kız kardeşi ayırmıştı bir birinden… O da aynen Melike Hanım örneği son saraylılardandı: ama uzun zaman Emniyet Müdürlüğü yaptığı için, dedesi örneği, daha otoriter ve sanki biraz daha sertti… İç Mimar olarak Akademiden mezun olmuştu, ama nedense bu mesleği seçmişti…

Nedenini sordum… Bakın, kız kardeşini nasıl anlattı Melike Hanım:
“- O da ayrı bir kaçıktı” dedi ve gülümseyerek devam etti;
“- Akademi bitirdi; ama paraca rahat olmadığımız için, ona bir iç mimar bürosu açamadık… Babamızın Ekrem Özden adında Avukat bir arkadaşı vardı… Aracı oldu ve Şule, Emniyet Müdürlüğünde Plan Hareket Başkanı olarak göreve başladı … Rahmetli dedem gibi o da; bizim sülalenin delilerinden biriydi, Allah rahmet eylesin…“
“- Biraz da eski Göksu’yu konuşalım… Elli yıl evvelki Göksu’nun güzelliklerini…”
“- Rüya görür gibi olacak ama, konuşalım” dedi… “-İlkbahar gelince şu Baruthane Çayırı insan boyu ot olurdu… Çayıra girmek ve hayvan otlatmak yasaktı o yıllar… Çünkü çayırlar biçilince çevre misler gibi kokardı… Yoncalar büyürdü koca koca… Sandallarla gezenler, bu yoncaların içlerine kadar girerlerdi… O zaman buralardan kanalizasyon da akmazdı… İnsanlar temiz temiz yüzerlerdi… Kurbağalar…( bir an sustu ve devam etti ) Kurbağa seslerini nasıl özledim bilemezsiniz…”

Gözlerindeki bakışlarını o yıllara akıttı, son saraylı… Özlem dolu sesiyle devam etti: “- Karşı sahillerde; yemyeşil biberler, kırmızı domatesler vardı… Mis gibi kokarlardı… O kokular da bir rüya artık…”
“- Var var da, başka kokular var” dedim…
“- Maalesef” dedi…”- Sonra; dönme dolaplar, salıncaklar, sapsarı mısırların kaynadığı kazanlar… O zamanın erkek modası, çayırda giyilen yollu pijamalardı… Öyle mutlu olurlardı, çayırlardaki erkekler…”

“- Bir de ( AYAZMA ) günleri vardı, o yıllar…”
“- Avrupalı ile bizim aramızda moda olarak çok fark var… Laternalar çalardı ayazma günlerinde… İnsanlar içerler içerlerdi ama, hiç kimseyi rahatsız etmezlerdi… Ayazma günlerine bizlerde katılırdık… Ben her sene Papaza okuturdum kendimi; mumlar diker, paralar atardık kumbaralara… Çok şükür Müslüman’ım ama, tüm dinlerin Allah’ı bir… Ama inanın bana; vallahi billahi, Papaz okuduğu zaman bütün ağrılarım geçerdi…”
“- Anılar var mı peki, o yıllardan ?...”
“- Var mı ?… Bilmem… Yok galiba, unutmak istemişim unutmuşum…”
“- Yine de vardır kıyıda köşede bir şeyler…”
“- Latife yapıyorum size… Olmaz olur mu, var elbette… Mesela Küçüksu Kasrı… Orada çok güzel resimler var, sanat yaşıyor o kasırda… Halka neden açmıyorlar, hala anlayamam… Hele o tarihi çeşme… Şakir Gazinosu vardı orada… Kırlık alanda da Asaf’ın Gazinosu… Müzik çalardı, herkes dans ederdi… Bebek’ten Küçüksu iskelesine araba vapuru çalışırdı… Arabası olanlar, bu araba vapurlarıyla Göksu’ya geçerlerdi…”
“- Plaj da vardı…”
“- Çok harikaydı o plaj… Orkestra… Caz… Balolar… Sonra; Öğretmenler Evinden Kandilli köprüsüne yürüyüşler yapardık… Gençlerde arkamızdan koruyucu gibi gelirlerdi... Kikirdeşmeler, küçük flörtler…”
“- Peki, 2000’li yıllardaki Göksu ?...”
“- Artık GÖKSU diye bir şey yok… Göksu yok… Çocukluğumdan beri hep ( temizlenecek ) derler, hala temizlenecek… Ben temizlendim; öteki tarafa gitmeme bir adım kaldı, Göksu hala temizlenecek…”
“- Dilekleriniz var mı ?...”
“- Olmaz mı ?... Bir tek dileğim var… Büyükler temizlesinler artık, lütfen temizlesinler Göksu’yu… Gerekirse biz de katılalım aralarına; biz de amele gibi çalışalım, razıyım…”

GÖKSU TEMİZLENSİN…

Evet, son sözleriydi bunlar Melike Hanımın… Hatta son sohbeti…
İnşallah bu sohbetimi okuyanlar, örnek alırlar Melike Hanımı… Onun dileklerini bizler gerçekleştiririz inşallah…

Zaten görüyorsunuz; son günlerde işimiz inşallahlar’ a, maşallahlara kaldı…
Ne diyelim ?... Dualarımız aynen böyle…

İnşallah…





Kaynak : Doğuş Haber, Ülkü Erakalın Söyleşileri
http://www.dogushaber.com/dogus/haber.php?id=623

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Portreler Wed, 02 Sep 2009 18:36:24 +0000
Yaşar Çökmez - Hayatı bin ömre bedel... http://www.ahisar.com/portreler/yasar-cokmez.html http://www.ahisar.com/portreler/yasar-cokmez.html YAŞAR ÇÖKMEZ’İN HAYATI BİN ÖMRE BEDEL…
Göksu Meydanındaki bir manav dükkanının köşesinde; her gün öğleden sonraları kendi yetiştirdiklerini seyyar arabasında satan, yaşayan bir tarihten söz ediyorum…
Yaşar Çökmez’den… Dünya tatlısı … Samimi, sıcak ve ton ton. Kıpkırmızı yanakları var…
Bu ay ki söyleşime, bizlere bir belge olur nedeniyle Yaşar Çömez’i konuk ettim. Filmlerime hayran. Yaptığım bütün çalışmalarımı bir bir ezberlemiş…
“- Biz senin filmlerinle büyüdük abi.” diyor, cümlelerinin her tekrarında…


SOHBET BAŞLIYOR…

yaşar çökmez

Salı Pazarı yokuşunun alt köşesindeki eski kıraathanede buluşuyoruz… Çaylarımız demli… Önündeki gazetesini fırsat buldukça göz atıyor…
“ – Ben her sabah bir gazete okurum, haberlerin bir tekini atlamam” diyor… Kısa bir sessizlik, devam ediyor sonra:
“- Bu ara gözlerim ağrıyor… Hastanaeye gidip bir gözlük almak istiyorum…”
Oysa onun istediği gözlüğü, ben takmak istiyorum gözlerine… Sihirli bir gözlük takmak istiyorum O’na… O’nu geçmiş yıllara götürüp, bana geçmişteki anılarını ve Göksu’yu anlatması için…
Geçmişe yolculuk yapmasını istiyorum… Sinema ve sanat aşkına neler yaşamış neler… Bende inadına, sinemanın sihrini kullanıp büyülüyorum onu… Ve O bana kendisini, tane tane anlatmaya başlıyor.
“- Adım Yaşar Çökmez… Yaşım yetmiş altı… Yedi yaşımdan beri her şeyi hatırlıyorum… Dedem ben çocukken öldü, ilkokula gidiyordum… Defterdar Mehmet Bey Okuluna… Babam bahçevandı… Bütün buraları zerzevat bahçeleriydi o yıllar… İlkokulu bitirdim ve babamla beraber, askere gidene kadar bahçevalık yaptım… Süt de sağardım o yıllar, ineklerimiz vardı… Beşiktaş’a gider, toptan süt satardım…”
“- Bu yaşamına rağmen, sinemayı ve tiyatroyu çok sevdiğini biliyorum… Bu aşkını anlatır mısın ?”
“- Önce tiyatro seyrettim ben… Şevki Şakrak’a yetiştim… Dümbüllü’yü de gördüm… Mim Baki Tiyatrosu vardı. Ege Tiyatrosu… Buralara gelir, ‘Cellatın Baltası Altında’ Piyesini oynarlardı… Ağlamayan kalmazdı, onlar oynarlarken…”
“- Tiyatro neredeydi?”
“- Küçüksu’da”
“- Sahnesi var mıydı?”
“- İskemleleri yan yana getirip sahne yaparlardı…”
Kısa bir sessizlik girdi araya… Sonra devam etti, geçmiş yıllarda ki anıları tarayarak :
“- Bir de geçmiş yılların en önemli oyuncularından biri olan Nevin Aypar’ı hatırlıyorum… Beykozluydu… Çamlıca Kız Lisesi’nde okudu… “ Bir Dağ Masalı”, “Toros Canavarı”, “Hürriyet Apartmanı”, Filmlerini hatırlıyorum.”
“- O yıllarda sinema veya tiyatrolar kaç paraydı?”
“- Beş kuruş falandı… Hiç unutmam yirmi paraya düdüklü şeker alır; akşamlara kadar hem öttürürür, hem de yalardım…”
“- Başka neler hatırlıyorsun o yıllardan?..”
“-Bir de Göksu’daki Ayazma’yı unutamam. Defile yapar gibi şık giysilerle gelen Rumlar panayır yaparlardı… Destiler satılırdı; laternalar çalınır, oyunlar oynanırdı… Kazanlarda mısır kaynardı… Sütlü mısır…”
“- Rumlar olunca , kesin meyhaneler de vardır o yıllar…”
“- Olmaz olur mu?.. Köprünün başında üç tane meyhane vardı… Mübadelede Rumlar tarafından yakıldı ve bütün Rumlar Yunanistan’a gitti… Laternacı Koço’yuda unutamam; her yaz bir ay Küçüksu’ya gelir, laterna çalardı…”
“- Az önce sinemalardan söz ettik, sevdiğin oyuncuları sayabilir misin?”
“- Eşref Kolçak’ı çok severim, ciddi filmi çevirir… Sadri Alışık, Salih Tozan…. Bunlar unutulmaz artistlerdi… Ahmet Tarık Tekçe ve Kadir Savun’da kötü rollere çıkarlardı…”
“- Şimdiki oyuncular?..”
“- O eski oyuncular yok… Şimdikiler şamata… Benim için tek şarkıcı vardır, O da Müzeyyen Senar… Hamiyet Yüceses, Suzan Yakar, Safiye Ayla…”
“- Madem ki her gün gazete okuyorsun, yenileri de tanıman lazım…”
“- Yenilerden Perihan Savaş ve Hülya Avşar’ı tanıyorum… Bir de ‘ Cennet Mahallaesinde ki Çağla Şikel’i… Bir de Perran Kutman… Önce Müjdat Gezen’le beraberdi; sonra O’nu bıraktı, Şevket Altuğ ile çalıştı…”

Hepsini en ufak bir hatırlama şüphesi yaşamadan ezbere tanıyordu… Bir akrabası, bir yakını gibi…

SİNEMAYA DOYAMIYOR…

yaşar çökmez

Söyleşiye son vermek için, not kağıtlarını toplamaya başladım… Ama, Yaşar kardeşimin sinema tutkusu ve anıları bitmiyordu…

“- Bir de Arap Bacı vardı filmlerde” dedi…
“-Evet… Dursune Şirin…”
“- Haah evet, Dursune Şirin… Bir Arap daha vardı…”
“- Tevfik Gelenbe…”
“-Hııh, Tevfik Gelenbe… O da öldü… Sonra “Yanık Kaval” filmi vardı. O filmde Talat Artemel ile oynayan O yılların en güzel kadınlarından biri Adalet Pe vardı… Bizim Fuat Paşanın geliniydi… Hisar Postanesinin yanında otururlardı.. Bir de kızı vardı. Adalet Pe kızını alıp, Almanya’ya gitti sonra…”
“- Peki sen bütün bunları nereden biliyorsun?...”
“- Nasıl bilmem… Babaannem Fuat Paşa’nın dört kızına sütanneliği yaptı… Süt annesiydi onların… Kızları Mihri Hanım, Handan Hanım ve Neveser Hanım… ( Kısa bir susuş…) Dördüncü kızlarının adını hatırlamıyorum…”

yaşar-çökmez

Gözleri doldu Yaşar Çökmez’in… Soyadı Çökmez’di ama, anıları çökertmişti O’nu… Yanaklarından sıra sıra yaşlar süzülüyordu…

“- Nerede o günler… Sabaha kadar yapılan eğlenceler… Sazlar, sözler, türküler… İnsanlar mesuttu o zamanlar… O insanlar da yok artık... Bu köyü kuranların hepsi, Bulgaristan’dan kaçıp gelen muhacirlerdi… Karlıova’dan… Dedem de onsekiz yaşında buraya gelmiş…”

Yine sustu ve sohbetimizi ilginç bir cümle ile noktaladı…
“- Yaz Ülkü Abi yaz… Benim hayatım filim olur Valla” dedi…

Film olur mu bilmem ama, bu söyleşiler günün birinde ilginç anlatımlarıyla, bir kitap olarak çıkabilir karşınıza…
Belki de Yaşar Çökmez’in söylediği gibi bir film…
Hiç belli olmaz…




Kaynak : Doğuş Haber, Ülkü Erakalın Şöyleşileri
http://www.dogushaber.com/dogus/haber.php?id=515
]]>
info@ahisar.com (Administrator) Portreler Sat, 07 Apr 2007 22:00:00 +0000