| Tarihi dokumalarıyla Küçüksu Kasrı |
|
“19. yüzyılın ilginç bir mimari örneği olan Küçüksu Kasrı, Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk’ün ilgisini çeken yapılardan biri olmuştur. Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu süreler içinde çalışma ve dinlenme amacıyla kullandığı kasır, çoğu Hereke damgalı dokumalarıyla dikkat çeker.” Bir zamanlar Küçüksu İstanbul ve Boğaziçi… Yüzyıllar boyunca birbirinden ayrılmamış, ayrı tutulmamış iki ad. Söylenceye göre; İ.Ö. 17. yüzyıl ortalarında Megaralı Byzas, kuracağı yeni bir koloninin yeri için Delfoi’deki Apollon kahinine başvurmuş, kahin de kenti tam “körler ülkesi”nin karşısına kurmasını öğütlemişti. Bu yeri arayan Byzas, Boğaziçi’nin Marmara’ya açıldığı noktaya geldiğinde, bu denli güzel ve elverişli bir yerleşim yerini bırakıp daha önce karşı kıyıya yerleşen Kalkhedon’luların “körler” olduğuna karar verir ve İstanbul kentinin temellerini atar. Kent de kurucusunun adından türetilen Bysantion adını alır. Başka bir söylenceye göreyse; Byzas, deniz tanrısı Poseidon’la Keroessa’nın oğlu, Keroessa da Zeus’un İo’dan olma kızıydı. Zeus tarafından bir ineğe dönüştürülen ve kıskanç tanrıça Hera’nın peşine saldığı bir at sineğinden kaçarak ülkeden ülkeye giden İo, İstanbul Boğazı’ndan da geçerek boğaza adını vermiş (Bosphoros öküz geçidi demektir) ve İstanbul yakınlarında bir yerde Keroessa’yı doğurmuştu. Keroessa’nın oğlu Byzas da adını taşıyacak kenti kurmuş ve Apollon’la Poseidon’un yardımıyla kentin ilk surlarını diktirmişti. Boğaziçi’nin yer aldığı söylencelerden biri de ünlü Argo gemisinin yolculuğudur. Antik çağda, İolkoslu İason’un komutasındaki Argo’nun, Boğaziçi’nden geçip Karadeniz’e açılmadan önce, bugün Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yerdeki koyda demirlediğine inanılır ve bu koy Argo’nun komutanının adından türetilen İasonion adıyla anılırdı. Söylencelerin çokluğu ve karmaşık-lığına karşın kesin olan bir gerçek; kentin binyıllar boyunca bir yerleşim odağı olarak varlığını ve önemini koruduğudur. Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yer ve Kadıköy’le başlayan ilk yerleşmeler, zamanla çevreye yayılmış, önce Haliç’e sonralarıysa Boğaziçi’ne doğru taşmıştır. 19. yüzyıl mimarlığının ilginç bir örneği: Küçüksu Kasrı 19. yüzyıl Osmanlı yaşamı yalnızca siyasal ve toplumsal açıdan değil sanatsal ürünler açısından da yeniliklerin oluştuğu ve geleneksel kimi değerlerin yavaş yavaş göz ardı edildiği bir dönem olarak karşımıza çıkar.17. yüzyılda başlayan değişim rüzgarı, 18. yüzyılda temellenmeye başlamış, 19. yüzyıldaysa ürünlerini verir konuma gelmiştir. Mimarlık alanında da bu değişim başlıca göstergelerini, İstanbul’un silüetini değiştiren ve ona göre yeni bir görünüm kazandıran anıtsal saraylar ve askeri yapılarla oluşturmaktadır. Denizin alabildiğine zengin bir görünüm kazandırdığı İstanbul ve özellikle Boğaziçi, hem Haydarpaşa, Kuleli, Tıbbiye, Dolmabahçe ve Beylerbeyi sarayları gibi anıtsal yapılarla donanmakta hem saraya ya da halka ait kimi küçük ölçekli konutlarla zenginleşmektedir. Bu yapılar arasında Küçüksu Kasrı’ nın, gerek konumu gerekse mimari biçimi açısından ayrı bir yeri bulunmakta ve bu nitelikleriyle dönemin mimarlık ortamının tanımlanmasına olanak veren önemli örneklerden birini oluşturmaktadır. Yapının mekansal ve mimari özelliklerini tanıtmaya geçmeden önce dönemin mimarlık ortamına kısaca da olsa değinmek yaralı olacaktır. 19. yüzyıl ortalarından başlayarak Osmanlı yaşamında gayri müslim mimarların oldukça yoğun bir işgücü oluşturduklarını kolayca gözleyebiliyoruz. Oysa 16. yüzyıl ortalarından 17. yüzyıl sonlarına dek mimarlık eylemlerinin başında hep müslüman mimarlar bulunmuş, ancak 18. yüzyıl-dan başlayarak gayri müslim mimarların sayısında belirli bir artış yaşan-mıştır. Yine de 18. yüzyılda önemli işlerin başında hep müslüman mimarlar vardır. Buna karşılık 19. yüz-yıla gelindiğinde, yabancı ya da gayri müslim mimarların ansızın ön plana çıkması döneme damgasını vurur. Yabancı ve gayri müslim mimarların 19. yüzyılda kurduğu egemenliğin nedenlerinden bir de büyük olasılıkla Hassa Mimarlar Ocağı’nın, gelişen teknolojik ortama kurum olarak uyum sağlayabilecek konuma getirilmemiş olmasıdır. Bilindiği gibi bu ocağa bağlı olanlar yalnız mimarlıkla ilgilenen kişiler değillerdi. Yapı ve kent hizmetleri dışında, bunlara paralel görevlerde de bulunuyorlardı. Örneğin; Osmanlı kara ordusu sefere çıktığında, Hassa Başmimarı ya da kuruma bağlı bir mimarın başkanlığında, mimar, dülger, duvarcı, marangoz, demirci, bıçkıcı gibi meslek adamlarından oluşturulmuş bir ekip, ordu hizmetleri için görevlendiriliyordu. Bu ekip çoğu zaman ordudan önce yola çıkıyor ve gereken yerlerde köprü, kale ve yol gibi yapı işleriyle uğraşıyordu. Öte yandan kent içindeki yol, kaldırım, su yolları gibi yapı işleriyle de yine bu ocağa bağlı kişiler ilgileniyorlardı. Kısacası bu ekip, mimarlık yanında günümüzün mühendislik bilminin ilgilendiği işleri de yürütüyordu.
Hassa Mimarlar Ocağı, şehreminliği yoluyla saraya bağlı olan bir kurumdu. ?ehreminin görevi; saray ve imparatorluk toprakları içinde yapılan tüm mimarlık işleriyle ilgilenmekti. Ancak bu ilgi yalnız yönetimsel açıdan olmaktaydı. ?ehremini, yapı için gereken malzeme ve parasal kaynağın temini ile uğraşırken, mimarlarsa yapının teknik yanlarıyla ve yapımıyla ilgileniyorlardı. Batılılaşma girişimleriyle birlikte, diğer kurumlarda olduğu gibi Hassa Mimarlar Ocağı’nda da yeni düzenlemelere gidilmiştir. Batılılaşma sürecinde imparatorluk, özellikle dış ticarette Avrupa’nın hazır mallarına açıldığı sırada, ticari yaşamda yeni işlemlerle karşılaşıyor, eskiden oldukça farklı olan işlemler, yeni ticari örgüt ve finans kurumlarını da beraberinde getiriyor, bu arada eski lonca sistemi de tarihe karışıyordu. Hassa Mimarlar Ocağı’nda da bu hızlı değişime paralel bazı değişiklikler yapıldı. Mühendishane-i Bahr-i Hümayun ve Mühendishane-i Berr-i Hümayun, bu yenileşmenin başlıca örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu kurumlar daha çok askeri amaçlı mühendislik eğitimi veren bir konuma getirilmişler ve mimarlık eğitimi gittikçe daha az önemsenen bir dal haline gelmiştir. Bundan doğan boşluğu ise, özellikle Batı esinli yeni yapılar için, batılı eğitim ve yetişmeleri nedeniyle yabancı ve gayri müslim mimarlar doldurmuştu. Bu mimarlar arasında Balyan ailesinin özel bir yeri bulunmaktadır. III. Selim’in (1789-1807) sultanlığı dönemiyle adları duyulmaya başlayan Balyan ailesi, II. Mahmud (1808-1839) ve Abdülmecid (1839-1861) Dönemleri’nde de sultanlar için çeşitli saray, köşk, kasırların yapımlarını üstlenmişler, giderek bu aileden biri olan Serkiz Balyan’a “Ser-Mimar” ünvanı verilmiştir. Saraya ait birçok 19. yüzyıl yapısında olduğu gibi Küçüksu Kasrı’ nın yapımı için de Balyan ailesinden olan Nikoğos Balyan görevlendirilmiştir. Yapının Genel Özellikleri Küçüksu Kasrı, Dolmabahçe ya da Beylerbeyi sarayları gibi sürekli yaşanmaya yönelik bir amaç taşımadığından dolayı yatak odası gibi mekanlara gereksinim duyulmamış, bugün görülen yatak odalarıysa Cumhuriyet Dönemi’nde devlet ileri gelenlerinin kullanması için düzenlenmiştir. 15x27 metrelik bir alan üzerine oturan kasır, bodrum üzerine üç katlıdır ve yığma tekniğiyle kargir olarak yapılmıştır. Bahçesinin çevresi, diğer saray yapılarındaki yüksek duvarların aksine döküm tekniğiyle yapılmış ve dört yönde kapısı olan zarif demir parmaklıklarla çevrilmiştir. Kasrın dış süslemeleri, yapıyı fazla yalın bulan Abdülaziz tarafından yeniden yapılmıştır. Bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetçi odalarına ayrıl-mış, diğer katlarsa, bir orta sofaya açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Kasrın ısıtma düzeni, deniz tarafındaki odalarda çift, kara tarafındaki odalardaysa tek olarak yerleştirilmiş şöminelerle sağlanmıştır. ?öminelerin mermerleri İtalya’dan getirilerek her odada farklı renk ve desende şömine kullanılmıştır. Yapının ikinci katına, iki yarım daire kolla başlayıp bir ara sahanlıktan sonra düz biçimde yukarıya görkemli bir merdivenle ulaşılmaktadır. Dönemin yoğun süslemeli üslubu, bu merdivende de gözlenmektedir. Özellikle merdiven parmaklıkları, bu üslubun belirgin bir örneğini oluşturmaktadır. Küçüksu Kasrı’nda Bulunan Halılar Küçüksu Kasrı’nda madalyonlu 3 yün halı, 2 ipek seccade ve 1 yün seccade, birim kompozisyonlu 2 yün halı ile mihraplı 1 yün ve 1 ipek seccade toplam 9 halı bulunur. Madalyonlu Halılar Küçüksu Kasrı’nın 8 numaralı odasında yer alan 1/118 envanter no’lu yün halı 3.67x4.93 m ebatlarındadır. Madalyonlu bu halı üçer ince bordürün sınırlandırdığı geniş bordüre sahiptir. Geniş bordür stilize çiçek ve yapraklarla alternatif dolguludur. Zemin açık mavi, köşe dolguları dilimli, üçer su halindedir. Ortada yer alan dilimli kenarlı madalyon iç içe göbeklidir. Madalyonlar mavi, pembe, krem zeminde çiçek dolguludur. Küçüksu Kasrı’nın 3 numaralı odasında bulunan bir diğer madalyonlu halı ise 4.90x5.70 m. boyutlarındadır. Halıda üçer ince bordür arasında krem rengi zeminli geniş bordür yer alır. Geniş bordür köşelerde çiçekli ağaç motifi, aralarda alternatif devam eden soyut çiçeklerle süslüdür. Halı zemini krem renktedir. Köşe dolguları ve madalyon pembe zeminlidir. Köşeler rumili dallar, çiçek ve yaprak motifleriyle süslüdür. Dilimli madalyonun ortası çiçek desenlidir. Zemin, lacivert kıvrık dal ve yapraklarla, kırmızı renkli çiçeklerle süslüdür. 2/121 envanter no’lu ve kasrın 4 numaralı odasında yer alan yün halı ise 3.42x4.50 m. boyutlarındadır. Halıda ince bordürler arasında mavi zeminli geniş bordür yer alır. Dıştaki mavi bordürler çiçek ve yaprak, içtekiler çin bulutu, çiçek ve soyut yaprak motiflidir. Geniş bordür, pembe sarı kartuşlu, kartuşların içi çiçek motiflidir. Zemin kırmızı olup ortasında yuvarlak madalyon yer alır. Madalyonun içi soyut çiçek motifli, iki ucu salbeklidir. 13/793 envanter no’lu ipek seccade ise Küçüksu Kasrı’nın 10 numaralı odasında bulunur. 1.40x1.80 m. ebatlarındaki Hereke damgalı bu seccadenin krem zemininde yıldız motifli iki ince bordür arasında, bordo zeminli geniş bordür yer alır. Geniş bordür nar çiçeği ve hançer yapraklarla süslüdür. Zemin bej olup ortasında bordo zeminli uzunlamasına bir madalyon yer alır. Madalyonun içi sivri yaprak ve vazo içinde lale motifiyle bezenmiştir. Köşeleri açık mavi zeminde desenlidir. Bu odada yer alan bir diğer halı örneği ise 1.27x1.80 m. ebatlarındaki Hereke damgalı yün seccadedir. Seccadede ikişer ince bordür arasında krem zeminli geniş bordür yer alır. Geniş bordürde lacivert çiçekli kartuşlar dizi halinde yer almıştır. Kartuşların arası kıvrım dal, nar çiçeği ve yaprak motifleriyle dolguludur. Zemin kırmızı, ortası salbekli madalyon şeklindedir. Madalyonun içi dilimli rumi motifleriyle zemin ise girift bitkisel motiflerle doldurulmuştur. Kasrın 9 numaralı odasında bulunan ipek seccadenin boyutları 1.20x1.62 m.’dir. Hereke damgalı bu seccadenin ise dışta krem zeminli siyahla konturlu stilize yapraklı bordür, ortada güvez zeminli rumi dal ve çiçek motifleriyle alternatif olarak bezenmiş geniş bordür yer alır. Geniş bordürle zemini ince kolon ayırır. Köşe dolguları kayısı renginde olup köşe uzantıları uzun kenarlarda birleştirilmiştir. Ortası uzunlamasına salbekli madalyon şeklindedir. İçi çiçek ve yaprak bezemelidir. Zemin krem renkte olup üzeri yaprak ve çiçek desenlidir. Birim Kompozisyonlu Desenler Küçüksu Kasrı’nın 9 no’lu odasında yer alan 4.28x3.40 m. ebatlarındaki yün halıda ince bordürler arasında pembe zeminli geniş bordür yer alır. Geniş bordür renkli küçük çiçekler ve çiçeklerden oluşan madalyonlarla doldurulmuştur. Zemin gri-mavi kıvrık dallarla pembe, sarı, mavi küçük çiçeklerle tamamen dolguludur. 1/40 envanter no’lu yün halı kasrın 7 no’lu odasında yer almaktadır. 3.40x3.48 m. ebatlarındaki Hereke damgalı bu halıda ince bordürler arasında geniş bordür yer alır. Geniş bordürde alternatif olarak kartuş ve madalyonlar sıralanmıştır. Bordür zemini mor, kartuşlar kıvrım dal desenli, madalyonların içi soyut çiçeklidir. Araları kıvrım dal ve çiçeklerle dolguludur. Halı zemini bej, içi dallar üzerinde bordo, eflatun çiçek desenlidir. Motifler bordo konturludur. Kasrın Mihraplı Halıları 1.15x1.75 m. ebatlarındaki mihraplı yün seccade Küçüksu Kasrı’nın 7 no’lu odasında yer alır. İki ince bordür arasında mavi zeminli geniş bordürü vardır. Geniş bordür pembe zeminli kartuşlarla dolguludur. Kartuşların içi ve araları stilize çiçek desenlidir. Seccade zemini çift mihraplı olup bej renktedir. Mihrap çizgisi çiçek ve yapraklarla belirlenmiştir. Göbek, pembe zeminde kahverengi çiçeklidir. Köşe dolguları da pembe, mavi zeminde çiçek desenlidir. Küçüksu Kasrı’nın 9 no’lu odasında yer alan Hereke damgalı ipek seccade ise 1.00x1.75 m. ebatlarındadır. Dışta sarı zeminli geniş bordür kırmızı, mavi bitkisel motiflerin tekrarlanmasıyla oluşmuştur. İçte açık renk zeminli ince bordürler yer alır. Bu bordürler su halinde çiçeklidir. Zemin içiçe yerleştirilmiş çift mihrap desenlidir. Mihrap zemini krem renklidir. Ortası bitkisel motiflerle süslüdür. Köşelerde gri-mavi zemimde helezonlu çiçek süslemeleri bulunur. Zemin Milas yöresi seccadelerine benzemektedir. Anılarda Küçüksu İstanbul özellikle 19. yüzyılda batılıların yoğun ilgisini çeken bir kent konumuna gelmiştir. Gezginlerin seyahatnameleri, elçilik görevlilerinin ya da yakınlarının yazdıkları günlükler ve mektuplar, o yüzyıl İstanbul’ unun toplumsal ve coğrafi panoramasını vermekte ve bugün çoğu yitip gitmiş anıların izlerini aktarmaktadır. Kentin mesire yerlerini anlatan ve bu arada Küçüksu’ya değinen metinlerin en başında, 19. yüzyıl ortalarına doğru İstanbul’a gelen Miss Pardoe’nin anıları yer almaktadır. Bu anılar, yazarın yalnız Küçüksu’yla ilgili gözlemlerini değil, bunu yanı sıra o dönem İstanbul’unun kültürel bir analizini de içermektedir. Küçüksu ve çevresinden sözeden yalnızca Miss Pardoe olmamıştır. İngiliz elçiliği rahiplerinden kalan anılar da tarihi belge niteliği taşımaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyılı batılı devletlerin özellikle sarayda, kendi ülkeleri adına yeni haklar edinmeye çalıştıkları, bu yüzden elçiliklerin ve yakınlarının sultan ve çevresiyle yakın ilişkiler kurdukları bir dönemdi. Bu ilişkiler çerçevesinde kimi yabancı soylu hanımların harem mensuplarınca konuk edildikleri, onlarla İstanbul’un çeşitli mesire yerlerini ziyaret ettikleri görülmektedir. Cumhuriyet Yılları ve Küçüksu Küçüksu yöresi, Cumhuriyet yıllarında İstanbul’un ve Boğaziçi’nin geçirdiği değişime paralel bir değişim içine girdi. Başkentin Ankara’ya taşınmasıyla kent, ayrıcalıklarının bir bölümünü ve pırıltısını yitirdi. Osmanlı Dönemi’nin son yıllarında başlayan ekonomik ve sosyal ilişkiler, kentin görünümünü de büyük ölçüde etkiledi. Yıkılan imparatorluğun zengin aileleri eski saltanatlarını sürdüremez duruma düştüler. Görkemli yalılar, bir bir elden çıkarıldı, kiraya verildi ya da bakımsızlığa terkedildi. Bazı yalılar, gelir getirmesi amacıyla tütün deposuna dönüştürüldü; bazıları, bina vergisi ödemek istemeyen sahipleri tarafından yıktırıldı. 50’li ve 60’lı yıllardan sonra kentte yoğun ve hızlı bir biçimde yaşanan gecekondulaşma ve betonlaşma, Küçüksu yöresini de olumsuz yönde etkiledi. Göksu ve Küçüksu derelerinin vadileri, sağlıksız yapılarla dolarken, dereler birer kanalizasyon çıkışına dönüştü. Göksu kıyılarında ve Anadolu Hisarı yönünde sayısız ahşap yapı yıkılarak yerine derme çatma betonarme yapılar inşa edildi. Bütün bu olumsuzluklara karşılık halk arasında “Küçüksu Çayırı” adıyla anılan yeşil alan, 70’li yıllara dek mesire yeri özelliklerini korudu. Ancak bu yıllarda Boğaz Köprüsü şantiyesinin burada kurulması ve yeni yol düzeni, bu güzel çayırın da özelliklerini ve yeşil örtüsünü büyük ölçüde yitirmesine neden oldu. Küçüksu Çayırı’nı taçlandıran Küçüksu Kasrı ise Cumhuriyetten sonra Atatürk’ün ilgisini çeken yapılardan biri oldu. Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu süreler içinde çalışma ve dinlenme amacıyla kasra geldiği ve üst katta çayır yönündeki odayı kullandığı bilinmektedir. Kasır bir ara Atatürk’ün kız kardeşi Makbule anım’a tahsis edilmiş, eşya ve denkleri getirilerek açılmış, ancak Atatürk’ün emriyle bu karardan vazgeçilmiştir. Yapıyı kullanan kişilerden biri de Celal Bayar’dır. Bayar, Cumhurbaşkanlığı sırasında İstanbul’a geldiği kimi yaz aylarında bu yapıda kalmış-tır. 1970’li yıllara kadar devlet yöneticilerin zaman zaman kullandıkları Küçüksu Kasrı, bu yıllarda bakıma alınmış, 1983 yılındaysa müze haline getirilmiş ve ziyarete açılmıştır.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|