Sevda Tepesi

Yıllar yıllar önce İstanbul'daydım ve çevrem 12 Eylül ile sarılmıştı. İstanbul'un kalabalığında nöbet tutardım. Kendi nöbetimi.

O ara dolaşır dururdum İstanbul'u. Ama en çok bir yerini severdim. Gitmeyi de severdim, dönmeyi de.

Sevda tepesi.

Denize ağaçların arasından, yüksekten bakan tepe...

İnce dik merdivenlerden tırmanır, Sevda Tepesi'ndeki çay bahçesinde otururduk arkadaşımla. Boğazı seyrederdik, geçen gemileri sayar, her birinin hakkında hikâyeler yazardık.

O tepe hafifletirdi beni. Sırtımdaki küfeyi orada boşaltır, rahatlamış dönerdim kaldığım yere. Her fırsatta tırmanırdım Sevda Tepesi'ne. Sevdalanmıştım bir kere... O tepe de bana sevdalıydı, hissederdim.

Sonra bir gün İstanbul'da gezmelerim bitti. Yine İstanbul'da ama artık Sevda Tepesi'ne gidemeyeceğim bir yerde, başında "ceza" yazan bir evde konaklamaya başladım.

O evdeyken okudum gazetelerden Sevda Tepesi'nin Suudi Veliahtı'na satıldığını.

İçimde, amansız bir acı...

Onca sıkıntı arasında bir de "Sevda Tepesi satılamaz" diye slogan atıp, açlık grevi yapasım geldi... Kızlara söyledim, güldüler...

Çıkar çıkmaz gittim Sevda Tepesi'ne...

"Memleketim" değildi artık. Elin Suudi Prensi'nin toprağında acılarımı, hüzünlerimi, sevinçlerimi bırakacak değildim ya. Yine sevdalıydım, ama artık o tepe başkasınındı, bana yol görünmüştü.

Saatlerce oturdum.

Anılarıma, küfemden boşalttıklarıma dokundum.

Geri aldım onları kendimce.

19 yıl oldu, bir daha da gitmedim.

Şimdi o Suudi Veliaht, Kral olmuş...

Gelmiş memleketime, imar izni istiyor Sevda Tepesi için... Yakıp yıkacak, kim bilir daha neler yapacak...

İmar izni vermeyin, hatta bir yolunu bulup o tepeyi geri alın...

Lütfen!



SEVKUTHAN N.KARAKAŞ - Ağustos / 2006

Kaynak : birgun.net