İçimdeki Boğaziçi - Şadan Akyol

GÖKSU DERESİ

18. Yüzyılda İstanbul' a gelen seyyahlardan birinin "Billur gibi parlaklığı ve masmavi gökyüzünü pırıl pırıl yansıttığı için, yerliler tarafından Göksu diye adlandırılmıştır " dediği Göksu deresi, 1911' de aşırı yağmurlarla Göksu bendinin taşmasıyla yatağı dolmuş ve biriken, yığılan çamurların yaptığı tahribat, Göksu ge­zintilerine olan rağbeti azaltmış, burası eski şevkini kaybetmişti.

Onu bu haliyle (küçüklüğümde 1928' de Anadoluhisarı'nda teyzemin yalısına gittiğimiz günlerde oralara uzanmamızla), hayal meyal hatırlıyorum. Yine o tarihlerde çekilmiş olan, Küçüksu Kasrı'nın öylesine tenha çayırının yeşil düzlüğüne oturmuş, annemin kısa etekli ipek elbiseli, sıkma başlı, teyzemin ise başında zamanın o tas gibi kalıplanmış şapkalarından biriyle biz üç kardeşin aralarında, topluca poz verdiğimiz, rengi kaçmış, soluk aile fotoğrafı da, o günlerden, bir anı.

"Göksu âlemleri" diye kitap sayfalarına geçen, tabiatın bahşettiği zenginlikler içinde müzik ve şiirle dile donanan bu mesire yerinin, bizim küçüklüğümüzdeki hali, biraz sönükleşmiş durumudur: Hafızamda kalanlar, derenin üzerinden geçen küçük sahil yolu köprüsü, Göksu Kasrı'nın yanında uzanan tenha çayır ve biraz da söğüt ağaçlan.

Daha sonraları, 1940'larda futa ile yaptığımız Boğaz gezilerinde, teknenin sivri burnunu Göksu deresinin artık dolmaya yüz tutmuş biraz bulanık sularına yönelttiği­mizde, bir macera yaşarcasına, toprak kay­maları ve taşlarla dolmuş bu rengi kaçmış yemyeşil suda, bazen teknenin dibi karaya, sazlıklara otururdu. Onu kürek manevralarıyla, itmelerle yerinden oynatır, dönemeçlerde futanın ince uzun burnunu güçlükle manevra ettirerek, suyun izin verdiği oranda, sonuna, yani uçtaki kır kahvesine ulaşırdık. Hâlâ çömlekçilerin, ve olabildiği kadar bostanların bulunduğu, nemli toprak, taze ot ve yaprak kokan bu yerlerde, basit binası önüne iki üç masa ve tahta iskemleler çıkarmış mütevazi kır kahvesinde, bütün yor­gunluğumuzu unuturduk. Güler yüzlü, ko­nuksever davranışlı sahipleri tarafından ter­temiz fincanlar içinde getirilen taze kahveyi yudumlar, eskiye ait bir şeyleri yakalamanın verdiği huzur ve mutluluk içinde, kayıkla tek­rar dönüş yolundaki maceraya başlardık.

Dolmaya yüz tutmuş derede, denizden girişte sağ tarafta sıralanmış, dallan suya uzanmış, köklerinin bir kısmı toprak kaymalarından suyun yüzüne çıkmış salkım söğütlerin karşısında sol tarafta, boyası dökülmüş, tah­tası çürümüş, suya meyil vermiş, artık bunlara yalı bile diyemeyeceğimiz harap halleri içinde, kendilerine has mimarisiyle eskiyi yansıtan evler, ayakta durma çabasını sürdürmekteydi. Bu evler arasına sıkışmış bir tutam mezar taşı ise, ancak Türk'lere mahsus olan yaşamak ile bitişin kucak kucağa oluştuğu bir tabloyu sim­gelemekteydi. İçlerinden bir tanesi çok-çok il­gimi çeker, önünden her geçişte onun önünde duygulanır, hüzne kapılırdım. Söğüt dallan arasına gizlenmiş, mermeri kararmış, suya meyil vermiş bir mezar taşı!.. Bana duy­gulanım kısmen de olsa ifade etmeye çalıştığım bir şiiri, "mezar taşı!.." başlıklı şiiri yazmaya sevk etmişti. (Boğaziçi Dergisi, 1940)

Bir köşede unutulmuşçasına sessizce yatan, suya meyil vermiş bu mezar taşı, sanki çok köklü ve haşmetli bir devrin artık kapanışını simgelemekteydi. Göksu özlemi ile oraya koşanlar, 1920'lerde ancak Göksu Kasrı'nın yanındaki çayırda piknik yapabiliyor, çayıra tezgâhlarını kurmuş mısırcılar da, büyük ka­zanlar içinde kaynattıktan mısırlarını bu yeni müşterilerine satıyorlardı.

Daha sonralan yani 1940' 1ar sonundan iti­baren orada açılan plaj ve bazı kır gazinoları ile özellikle hafta sonları, şehrin bunaltıcı sıcağından kaçıp gelenlerin her yıl artan hacmi altında, çayırın yeşili görünmez oldu. Eski romantik kayık âlemlerinde çimenlerine nadide halıların serildiği o meşhur çeşmenin etrafını, hasır iskemleler, bez tenteler aldı!..

Boğaz köprüsü yapılırken 1972' de Çayıra ağır demir malzemenin istiflenmesi ise, yeşil dokuyu mahvetti, bir mesireyi ortadan kaldırdı.

Kaynak : http://www.osmanakbasak.com/Beykoz/Beykoz_Anilarda/Beykoz_anilarda.htm