Günümüzde Bu Diyar - Çelik Gülersoy

Göksu'nun, bu boşalmış mekânı, bir uykudan yeni kalkmış güzelin bütün mahmur sükûnetini taşıyan saflığı, Türkiye'de bir çok şeyi değiştirmeğe başlayan bir köşebaşı tarih olan 1950lerle beraber, yerini yeni bir döneme bıraktı. Yeni bir dönem. Buna, tarihteki binlerce, belki yüzbinlerce, milyonlarca yılın biçimlendirdiği Göksu'nun sonu da diyebiliriz.

Taşradan, ve daha çok da, Karadenizden akıp gelen bir nüfusun, dağları tepeleri onbeş-yirmi yılın içinde acele yapılmış beton binalarla doldurduğu, lağımlarını o zümrüt suya bağladığı, uzaklardaki bir barajın, dağlardan gelen sularını tutup, Dere'yi cılız bir akıntıya çevirdiği, eski bostancıların birer birer ölüp, kalanların ve oğullarının sanatlarını terk ederek şehre göç ettiği, bereketli sebzeliklerin yerlerini, yağma inşaata hazır boş ve çamurlu tarlalara bıraktığı, Dere başındaki çayırın, gökten düşmüş ceza blokları gibi, kalabalık bir spor okulu inşaatına feda edildiği, yeni bir dönem.

Yeni dönemden, her yer, ayrıcasız herkes, payını almış durumdadır; Göksu'nun tablo güzelliğindeki Kabristanı bile. 1986 başındaki ziyaretlerimde, bu mezarlığı gezmek, beni tıbben hasta etti: Bir fincancı-billurcu dükkânına katır demeyeyim de, daha kibar olsun, sanki filler girmişti: Kaç yüzyıllık kabristanın, Hisar tarafındaki ucu yeni binaların altında kalmıştı. Yol boyu uzantısı ise' metrelerce yayılan, yeni hamam mermerinden yapılma "modern" blok halinde aile mezarları tarafından tırpana uğratılmış durumdaydı. Her yeni işgal, o kadar metrekareye düşen miktarda eski taşın yok edilmesini ifade ediyordu. Kalabilenler ise, yeni kazılmaların çevreye yığdığı toprak tümseklerin altındaydı: Dantel gibi işli taşlar, eski kaligrafinin en maharetli, artık erişilmez mükemmeliyetteki, en usta örnekleri, çocukların, püskülü yana eğilmiş fesli taşları, biblo gibi taş eserleri, her biri bir yana savrulmuş, son dönemlerini yaşıyordu.

1986'da, bu harman durumuna, çevreden, yeni bir âfet de ekleniyor.

Dere boyunca uzanan eski patika yolun, parıl-parıl bir asfalta çevrilmesi yetmiyormuş gibi, Boğazın tepesine, herkesin (ve tabiî basının) alkışları arasında oturtulmakta olan ikinci asma köprünün bir bağlantı yolu, Kanlıca üstünden, Göksu kıyılarına indirilecek.

Onunla beraber, tabiî, her çeşit motor trafiği de boca edilecek.

Bunlardan daha beteri, bir gün Göksu'nun "düzenlenmesi"ne geçilmesi olacaktır.

Çünkü hiç şüphem yok, günümüzün zevki ve "çağdaş" mimar-mühendis anlayışı ile, burayı da, "düzenleyebilmek" üzere, en önce, iki kıyısına sert beton rıhtımlar çekerek, yayalar için "gezi yolu" yapıverirler, yahut daha iyisi, üçer-dörder şeridi autobahn haline getirirler. Arabalarla hızla geçerken, manzara seyri için. Haliç'te yapıldığı gibi.

Yahut nice tablolara konu olmuş bulunan Kurbağalıdere'yi temizlerken, (herhalde taşmasın diye!), iki yanına, yüksek beton perdeler çekip, pittoresk dereyi bir kanal haline soktukları gibi.

Ve epey alkış ta alırlar.

Ama bütün bunlar, yani mevcut durum, ve düzenleme ihtimalleri, özetle, eski bir kitabın sonu demektir. Son sayfası da çevrilen, cilt kapağı demek ki sola doğru örtülüp, ebediyen kapatılan, ve artık rafa kaldırılması gereken, eski bir kitap, Göksu.

Çelik Gülersoy
Göksu'ya Ağıt - 1987


Ahisar notu :
2003 yılında rahmetli olan Çelik Gülersoy, ömrü vefa etseydi Küçüksu Deresi'nin tıpkı öngördüğü gibi betonlanarak bir kanal haline sokulmak suretiyle "düzenlenip" ıslah edildiğini görebilecekti. İstanbul'a çok büyük hizmetleri bulunan Sn. Çelik Gülersoy'u bu vesile ile bir kez daha rahmetle anıyoruz...