Anadoluhisarı

Ziyaretçilerimiz

Kimler Sitede

Google Arama

Google
Anasayfa arrow Dağarcık arrow Göksu ve Küçüksu
Göksu ve Küçüksu

Süleyman Faruk Göncüoğlu

Üsküdar’dan Beykoz’a doğru Boğaziçi sahil yolunu takip ederseniz. Osmanlı dönemi, Boğaz’ın ilk hisarı olan Anadolu Hisarı’na varmadan geniş bir düz arazi ile karşılaşırsınız. İşte burası eski tarihli gravürlerde gördüğünüz inanılmaz tabiat güzelliklerini sahip Göksu ve Küçüksu’dur. Şaşırdınız değil mi? Son elli yıldır İstanbul da bizi şaşırtıyor. Günümüzden elli yıl önceye gittiğimizde, “eski resimlerde görülen İstanbul bu mu?” diye hayret ediyor insan. Evet bugünkü Göksu ve Küçüksu da bir parçası olduğu İstanbul’la birlikte değişti ve çirkinleşti….
Bu bahsettiğimiz tarihlere doğru gittiğimizde Göksu Semti’nin iki özelliği ile pek meşhur olduğunu görüyoruz. Deniz ile yeşil tepelerin buluştuğu sahilde plajı ve patlıcanı. İstanbul hanımlarının mutfağında pek makbul olan patlıcan; lezzeti, yumuşak ve çekirdeksiz özelliği ile Göksu’nun sulak vadi toprağında yetiştirmekteydiler. Plajı ise İstanbullular için bir ailece piknik yeri idi.
Göksu ve Küçüksuyu İstanbul’un neresinde diye tam tarif edecek olursak:
Göksu; Anadolu Hisarı, Yeni Mahalle sırtları ve Marmara Denizi ile çepeçevre sarılmış güzel bir boğaz semtidir. Büyük ve Küçük Göksu'nun (Küçüksu) meydana getirdikleri iki vadi boyunca uzanan semt eskiden bir mesire alanı olarak kullanılırdı.
Derelerin üzerindeki küçük köprüler kıyı boyunca uzanan büyük ağaçların gölgelediği düzlükler İstanbul'un eski sakinlerini buraya çekerdi. Türlü şenlikler düzenlenir, orta oyuncular seyredenleri eğlendirirlerdi.
Padişahlar bu mevkie büyük alaka göstermişlerdir. Önce I. Mahmud, II. Mahmud ve daha sonra Sultan Abdülmecid yaptırdıkları Küçüksu Kasrı’na sık sık kalmak için gelmişlerdir. Sultan III. Selim ise bu güzel çayıra validesi anısına bir çeşme yaptırmıştır. Şimdi Göksu'nun tarih içindeki seyrine bir bakalım:

Göksu Tarihi

Bizans Döneminde Göksu
Sakin derelerin bulunduğu düz çayırlığın ardından ağaçlık tepelerin uzandığı bu bölgeye Bizanslılar tarafından "Kutsal Kuyular" anlamına gelen "Potamonion" adı verilmiş, burada yer alan dere ise güzellikler anlamına gelen "Aretea" diye isimlendirilmiştir. Göksu ve Küçüksu, Bizans döneminde de coğrafi güzellikleri ile tanınan bir Boğaziçi kıyısı idi.
Bizans döneminde Göksu vadisi ve civarında önemli bir yerleşim ve kullanım olmadığı bilinmekle beraber bu bölgede derelerden başka bir çok gür su kaynaklarına da rastlanır. Çayıra canlılık katan bu sular Bizanslılarca kutsal sayılır, günahlardan arındırıcı, hastalıklara şifa verici özelliklere sahip olduklarına inanılırdı. Bu sebeple her bir su kaynağının başına bir ayazma yapılmıştı. Her ayazmayı koruması için de bir aziz tasviri konulmuştu. Böylece yılın belli tarihlerinde bu kaynaklar etrafında ibadet yapılırdı. Ahali de havaların iyi olduğu günlerde bu ayazmaları sıkça ziyaret ederdi.

16. ve 17. Yüzyıllarda Göksu

Osmanlı döneminde Göksu ve Küçüksu, en büyük ilgiyi 18. ve 19. yüzyıllarda görmüştür. Bununla birlikte fethin ilk yılları öncesi ve onu takip eden yıllarda da bu güzel dere boyu Osmanlılarca keşfedilmişti.
Fatih'in gazilerinden biri olan Salih Efendi’nin (Dede) dere yoluna bir çeşme yaptırdığı yazılı kaynaklarda aktarılmaktadır. Issız bir yola çeşme yapılamayacağından fethin ilk yıllarında da uğranılan yerlerden biri olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu çeşmenin kitabesinde ise şunlar yazılıdır :

Sahib-ul hayrat ve'l hasenat
Ebu'l-Feth Sultan Mehmet Gazi
Hazretleriyle gazaya gelen
Mücahidin-i kiramdan
Salih Dede Hazretleri'nin ruhu içün
El-Fatiha

Bu yüzyıla ait kaynaklarda Göksu'nun binicilik için kullanıldığından da bahsedilir. Ayrıca Göksu gür su kaynakları, verimli sebze bostanları ve bağlarıyla da ün kazanmıştır. Zengin çiçek bahçeleri, nergis, gül bahçeleri meşhurdu. Bostanların arasında adalar halinde çiçekler arz-ı endam ederdi. Bu bostanların özellikle patlıcanı meşhurdur. Sarayın un ihtiyacının da burada bulunan değirmenlerden elde edilen unla karşılandığı rivayetler arasındadır.
Ayrıca Göksu deresi boyunca elde edilen alüvyonlu çamurdan yapılan çanaklar zarif üretimlerinden dolayı makbul olurdu. Dere boyunca sıra sıra çömlek yapım atölyeleri yer alırdı.
Dinlenmek için Göksu'yu sıkça ziyaret eden padişahların başında IV. Murad gelirdi. Padişah Kandilli’ye doğru uzanan gür servi ormanları sebebiyle buraya "Gümüş Servi" adını vermişti.
Göksu'nun bereketli toprakları 17. yüzyıl sonlarına doğru halkın burayı yerleşim alanı olarak seçmesine sebep olmuş, vadi böylece meskun hale gelmeye başlamıştır.


18., 19. ve 20. Yüzyıllarda Göksu

Göksu bu yıllarda da devlet erkanının ve Osmanlı ahalisinin sıkça uğradığı bir mekan olma özelliğini sürdürdü. En haşmetli devrini ise 1730'da çıkan Patrona Halil Ayaklanması’nda Kağıthane mesiresinin harap olmasının ardından yaşamıştır.
Göksu sanıldığı gibi sadece zengin ve aristokrat tabakanın değil, bütün İstanbulluların birlikte bulundukları bir mekandır. Zenginler, orta halli ve fakir halk dahi çayırda yerlerini alırlardı. Göksu deresinde kayıklarla dolaşılırdı. Bu kayıklara piyade adı verilirdi. Dere kıyısı boyunca da atlılar, arabalılar, yayalar gezinirlerdi.
18. ve 19. yüzyıl'da Göksu'yu imar faaliyetleri hız kazanmıştır. I. Mahmud döneminde Küçüksu Kasrı inşa edilmiştir. Küçüksu Camii II. Mahmud tarafından yeni baştan yaptırılmıştır. Abdülmecid döneminde, giderek yerleşimin artmasıyla oluşan kargaşanın giderilip asayişin sağlanması için bir karakol kurulmuştur. Benlizade Ahmet Efendi Çeşmesi'nin yapılışı da bu döneme rastlar.
19. yüzyıl sonlarında tuluat ve orta oyunu temsilleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu temsiller daha çok Göksu'nun en gözde eğlence mekanı olan Baruthane çayırında sergilenirdi. Çayırın kenarında geniş ve düzenli taş basamaklar yer alırdı. Burası Saltanat kayıklarının rahatça yaklaşabileceği kadar elverişli bir limana sahipti.
Baruthane Çayırı'ndan sonra derenin sonu sayılan, “Dört Kardeşler” denen yere geçilirdi. Dört gövdeli haşmetli ve heybetli bir çınardan adını alan bu mevkide meşhur bir kır kahvesi vardı. Bu kahveden denize bakıldığında dere ortasındaki köprüye kadar olan sağ taraf Rumların yoğun olduğu bölümdü. O yıllarda bu tepeler çam, çınar ve çitlenbik ağaçlarıyla süslüydü. Öndeki çayırın arkasında bir kilise vardı. Her yıl eylül ayının ilk pazarı Rumların yortusuydu. Bu güne özel bir de panayır kurulurdu. Bütün çayır kır kahveleriyle dolar, her yerde laternalar çalınıp, sirtaki oynanırdı. Eğlence ağaçlara asılan fenerlerin eşliğinde gece de devam ederdi.
Bunun yanı sıra Göksu; Beyoğlu'nun hemen aşağısında bir vadi olduğu için Frenklerin, Levantenlerin ve azınlıkların gittikleri bir mesire olan Kağıthane'nin aksine daha çok Türk ailelerin uğrak yeri olmuştur. Bu sebeple yukarda bahsettiğimiz eğlenceler muhtemelen 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başlarında yaşanmıştır.
“Dört Kardeşler”deki kahveden sonra dere içeriye sola doğru bir kıvrım oluşturacak şekilde akar, bu nokta Göksu'nun bitişi sayılırdı. İşte bundan sonra göz alabildiğine uzanan bostanlar vardı. Şimdi ise buralar boz bulanık tozlu bir arsaya dönüşmüştür. Bu çamur deryasının bir zamanlar İstanbul'un bütün sebze ve meyve ihtiyacını karşıladığına inanmak güçtür.
Göksu önce 1909 senesinde şiddetli yağmurdan sonra gelen sel yüzünden ihmale uğradı. Sonra bitmek tükenmek bilmeyen savaş yıllarıyla birlikte Göksu ve Küçüksu civarında yer alan yalılar, köşkler yıkılmış, tahta köprüler yıkılıp yerine beton köprüler yapılmış, buraya rağbet azalmıştır. Bütün bunlara rağmen bu iki dere arası mayıs ve eylül aylarında yapılan şenliklerin mekanı olmayı 1960'lara kadar sürdürebilmiştir. Halk bu şenliklere katılmayı adet haline getirmişti. Katılım öyle çok olurdu ki ihtiyacı karşılayabilmek için Şirket-i Hayriye ek vapur seferleri düzenlemek zorunda kalırdı.
Bu güzelliğin bozuluşunda 1930'larda kurulup özellikle Rum nüfusun arsalarını alarak mekana iyice kök salan Halat ve Tuğla Kiremit Fabrikaları’nın rolü büyüktür. I. Boğaz Köprüsü'nün ( Boğaziçi Köprüsü) ve ardından Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün yapımında kullanılan çelik ve beton tabliyeleri Göksu çayırında hazırlanmış, bu sebeple çayırdaki kavak ağaçlarının bir bölümü kesilmiştir. Köprü inşaatlarının ardından kesilen ağaçların yerine yenileri dikilmemiş ve bozulan çayır yeniden çimlendirilmemiştir.
Bununla birlikte dere kenarına yapılan fabrikalar ve kamu binaları, çayırı bölecek biçimde ortasından geçirilen yol çayırın doğal güzelliğini bozmuştur. Büyük bir ihtişamla arz-ı endam eden konak ve yalıların yıkılmasıyla birlikte tarihi çevre de tahrip edilmiştir. Sandallar ise aşırı kirlenmeden ötürü artık kullanılamaz hale gelmiştir.

Göksu Deresi

Anadolu yakasının önemli akarsuyu olan Göksu Deresi, Anadoluhisarı ile Küçüksu semtleri arasında İstanbul Boğazı'na dökülür. Sandallarla içlerine doğru girilebilen derenin yukarılara doğru devamında ise İstanbul’un en eski barajlarından 1893 tarihli I. Elmalı Barajı’na ulaşılır. İstanbul'un en eski mesire yerlerinden biri de olan Göksu Deresi çevresi ve etrafındaki tepeliklerde ağaçlık alanlar yer alırdı.

Göksu-Küçüksu’da Eserler

Küçüksu Kasrı

Osmanlı Padişahları, Küçüksu-Göksu'ya büyük bir alaka göstermişlerdir. IV. Murad, III. Ahmed, I. Mahmud, Sultan III. Selim, II. Mahmud gibi padişahlar da Küçüksu-Göksu Mesiresini dinlenme, binicilik ve atış talim mekanı olarak tercih etmişlerdir.
Küçüksu Kasrı, I. Mahmud'un sadrazamı Divitdar Mehmed Paşa tarafından 1751-1752 senelerinde padişaha hediye bir av köşkü olarak inşa ettirilmiş bir kasırdır. Bu kasır sadece av köşkü olarak kullanılmakla kalmamış, aynı zamanda büyük çoğunluğu şair ve bestekar olan Osmanlı padişahlarının da ilham bulduğu bir mekan olmuştur.
Bu kasır Boğaziçi köşklerinin karakteristik özelliğini taşır. Denizin üstüne taşan tek katlı bir yapı ile arkası deniz gören iki katlı bölümden oluşmaktadır. Bu şekliyle yalı, ''T'' harfi görünümündedir. İki yanına eklenen odaların deniz cepheleri, kazıklar üzerinde tutulmaktaydı. Baş odanın arkasında büyük bir sofa mevcuttu. Sofanın iki tarafında sekiz tane oda ve servis mekanları ile ikincil sofalar yer almaktaydı. ''Üç odalı sofa'' diye tanımlanan bu tarz, 17.yüzyılın sonunda diğer eşrafın yalılarında da kullanılmıştır.
III. Selim 1792'de kasrı adeta yeniden yaptırırcasına büyük bir tadilattan geçirtmiştir. Bu sırada kasrın önüne de validesi Mihrişah Sultan için bir çeşme yaptırmıştır. Küçüksu Kasrı bütün bu tadilata rağmen, Sultan Abdülmecid tarafından yıktırıldı ve yerine yeni ve daha gösterişli büyük bir kasır inşa ettirildi. 1856'da yapılan bu yeni kasra Sultan Abdülaziz döneminde de eklemeler yapılıp, binanın dış cephesi kabartma süslemelerle kaplatıldı.
Bu yeni kasrın mimarı daha önce Dolmabahçe Sarayını da babasıyla beraber yapmış olan Nigoğos Balyan'dır. Mimari özellikleri bakımından 17. yüzyıl Batı tarzını yansıtan Küçüksu Kasrı, kagir bir yapıdır. Bodrum katında kiler, mutfak, hizmetli odaları bulunmaktadır. Diğer iki katın ise ortalarında büyük bir hol ve etrafında dört tane köşe odası bulunmaktadır. Günübirlik ziyaretler ve deniz gezileri için yaptırıldığından yatak odaları yoktur. Eski kasır gibi bu da ''T'' harfi görünümündedir. Denize taşan ön kısmın cephe süslemeleri yukarıda belirttiğimiz gibi Sultan Abdülaziz döneminde elden geçirilmiş ve kabartma çiçek, vazo, çelenk, rozet süslemeleri bu dönemde ilave edilmiştir. Kasrın dış süslemeleri binanın asıl yapı tarzı olan Barok üslubunu gizlemektedir.
Kasrın her iki yanında da pencereler yere kadardır. Önlerinde de mermer parmaklık bulunmaktadır. İki yanında, arka orta tarafında ve üst katta balkonlar mevcuttur. Arka cephede ayaklarla taşınan iki mermer teras vardır. Bu teras yan cephelerde de devam eder.
Kasrın iç dekorasyonu da tam anlamıyla 17. yüzyıl dönemi Batı tarzının bir yansımasıdır. Deniz tarafında bulunan odalarda iki, diğer taraftaki odalarda tek şömine vardır. Şömineler, gri-beyaz mermerden olup üstlerinde büyük elips şeklinde birer ayna bulunmaktadır. Kasrın tavanı ise yuvarlak bir taç üstüne rozetler ve çiçek sepeti motifleriyle süslenmiştir.
Bu kasır, pek çok padişah tarafından ziyaret edildiyse de II. Abdülhamid buraya itibar etmemiştir. Fakat kendisinden sonra gelen V. Mehmed Reşat ve son halife Abdülmecid Efendi kasra sık sık gelirlerdi. Cumhuriyet döneminde de Mustafa Kemal tarafından kullanılmıştır. Demokrat Parti zamanında Celal Bayar, Adnan Menderes, İstanbul Milletvekili Salih Fuad Keçeci gibi pek çok zevat bu kasrı ve sahip olduğu manzarayı bir kaç saatliğine de olsa seyretmek ve burada yaşayan halkın halini hatırını sormak için gelirlerdi.

Küçüksu Çeşmesi
Miladi 1806'da, hicri 1221'de Küçüksu Kasrının yanında Sultan III. Selim tarafından valideleri Mihrişah Sultan'ın ruhu için inşa ettirilmiştir. Çeşme Küçüksu ve Göksu dereleri arasında denize bakan yamaçta bulunmaktadır. Burada çeşmeyi besleyebilecek su kaynağı yoktur. Bu sebeple kuzey yönündeki sırtlarda iki büyük kuyu açılıp bunlar birbirine bağlanmıştır. Akım, terazi ayaklarıyla yükseltilip çeşmeye ulaştırılmıştır. Bütün bu zahmetin sebebi ise çeşmenin bulunduğu yerin güzelliğidir. Bunca zahmetle yapılan bu çeşmenin mimarının ise kim olduğu maalesef bilinmemektedir.
Dikdörtgen bir plana sahip olan bu çeşme som mermerdendir. Ortası su haznesi olarak kullanılmıştır. Geniş yüzeylerinde III. Selim'in tuğrası, dar yüzlerinde ise "maaşallah-ü kan" yazılıdır. Dört yüzde de sülüs hatla hacegan-ı divan-ı hümayun'dan Mehmed Emin tarafından yazılmış kitabeler vardır. Çeşmenin kitabesinde "Valide Sultan-ı Zişanın, hedaya etti ruh-u pakine" yazılıdır. Çeşmenin dört yüzünde de III. Selim’e yazılmış övgü bulunmaktadır.

Köşke bakan cephe üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır:

Şehinşah-ı cihan Sultan Selim Han-ı Hümayun-fer
Şua-ı pertev-i iclaline peyk-i zafer yaver

Feza-yı sinesi gülzar-ı mazmun-ı meanidir
Cihana gelmemiştir böyle bir şah-ı suhan-perver

Nigahı maye-i iksir-i can-bahş-ı sadettir
Künuz-ı cevher-i eltafının hasret-keşi Kayser

Yed-i teshire al şimden girü sen heft ekalimi
Olunca rayet-i ikbaline avn-i Huda rehber

Denize bakan cephe üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır:

Tulu'u Mihr-i Şah'dan gün gibi ol mah-ı garranın
Sipihr-i tali'-i mesudun remz etdi şeyh ekber

Bu alemde hebab-ı ab-ı lutfu olsa ger evzan
Ne mümkündür derahim ola ana bahr ile hem-ber

Bu cay-ı dil-küşada yadigar olmak içün her bar
Derun-ı enverinde hayli müddeddir olup muzmer

Yapıldı fi-sebilillah bu asar-ı cemil elhak
Ola hoşnud u razı hidmetinden ruh-ı peygamber

Köşke bakan cephesindeki kitabede şunlar yazılıdır

Me'subat-ı cezilin valide sultan-ı zi-şana
Hedeya etdi ruh-ı pakine şah-ı bülend-ahter

Temaşa eyleyen zuvvar du'a-yı sahibü'l-hayra
Heman elfaz-ı ma'nasın su gibi eylesin ezber

Feramuş etti dilden çeşme-i hurşid ile mahı
Bu dü-cu menba-ı seyreyleyip çarh-ı sitem-perver

Şehidan-ı itaş-ı Kerbela'ya eyleyip tebşir
Dedi rıdvan-ı cennet işte ma nuş eyle gel kevser

Çayıra bakan cephesindeki kitabede sunlar yazılıdır:

Nikat-ı lafz-ı şirini çekerken satr-ı imlaya
Kesildi su duyunca lezzet-i vasfında kend-i ter

Çıkıp kestirme yoldan rağbet etmezken terazuya
Ne ta'mirat ile bulmuş suyun nev ma'den-i gevher

Suyunca varmak ister ma-ceramız bundadır şimdi
Olup sahn-ı çemende serv kad-i nazende bir dil-ber

Bu dil-cu çeşmeye şayeste hatif böyle bir tarih
Küçüksu verdi zira kıt'a-i elmasa zib ü fer

Çeşmenin her kitabesinin altında birer ayna taşı ve önünde de teknesi bulunmaktadır. Çeşmenin yola bakan ayna taşının kabartmaları arasında renkli ve kıymetli taşlarla süslemeler varmış, fakat daha sonraları bu taşlar halk tarafından yağmalanmıştır. Çeşmenin cephelerindeki bezemeler III. Selim döneminin mimari üslup olarak "racaille" den "ampire"a dönüştüğünü gösteren bir örnek teşkil eder.
Kemerler dışındaki yüzeylerde görülen hafif kabartma ve soyut dal ve çiçek desenleri klasik tarzda yapılmıştır. Bu tarzın İstanbul'daki tek örneği bu çeşmedir. Bir başka özelliği ise çatı altının ve saçaklarının da ahşap yerine mermerden oluşudur. Çeşme yalakları "S" biçiminde süslü barok konsollar tarafından taşınır. Geniş saçaklı ve köşe kuleciklerinden oluşan merkezi kubbe örtü formundadır.

Küçüksu Camii

Sultan Mahmud Han tarafından inşa ettirilmiştir. Kagir duvarlar üzerinde ahşap çatılı olarak kasrın tam karşısında yer alır. Kapısındaki kitabede ise şunlar yazılıdır:

Mukteda-yi din-ü devlet mübtena-yı saltanat
Padişah-ı mülk-ü millet rükn-ü din-i Ahmedi

Ol emirü'l-müminin niyyet-i hayriyyesi
Bendeganı sevkdir savb-ı savaba maksadı

Zikr-i Hakk'a var din-i Göksu'da teşvik içün
Lütfedip bu camii tecdide ferman eyledi

Hak müeyyed eyleyip tevfikini etsin refik
Emr-ı nusret tevem-i tedbiri olsun sermedi

Söyledim itmamına tarih-i tahsini tamam
Han Mahmudü'l-fial ihya kıldı mabedi


1930’lu yılların başından itibaren Halk Partisi’ne bağlı Halkevi olarak kullanılan cami, 1956'da yıktırılmıştır. Bu caminin yerine 1975 yılında Kandilli-Göksu Caddesi üzerinde, Kandilli Mezarlığı'nın yakınında halk tarafından yeni bir cami yapılmıştır.

Küçüksu Karakolu
19. yüzyılla beraber Göksu'da yerleşim artmıştır. Burada bulunan cami, mescid, çeşme gibi hayratlardan sonra 1842'de Abdülmecid zamanında nüfusun artmasıyla bir de karakol binası yapılmıştır. Karakolun kitabesi büyük bir Abdülmecid hayranı olan şair Lebib tarafından yazılmıştır. Bu hayranlık öyle bir boyuttadır ki kitabedeki şiirin ebcet hesabı 1842'yi yani Abdülmecid'in tahta geçişini verir. Şiir şöyledir:

Şehin Şah-ı kerem ver hazreti Abdümecid Han'ın
Cihan-ı eyledi lütf-u atası ser-te-ser ihya

Bütün dünyayı etti saye-i şahanesi imar
Hususa bu eserle oldu Göksu nahiyesi bala

Sezadır çeşme-i hurşide nar eyler ise sengi
Küçüksu'ya büyük bir fahr olur bu cay-ı müstesna

Hesab ettim lebiba bi-bedel tarih-i dil-i cüsum
Yapıldı Göksu'da vala karavulhane-i ziba

Bu karakolun arkasında atlı polisler için bir ahır bulunmaktaydı. II. Abdülhamid döneminde karakolun yerine kagir bir mektep yaptırılmıştır. Şu an bile kullanılan bu mektepte 1314 tarihini taşıyan bir kitabe bulunmaktadır.

Benlizade Ahmet Raşit Efendi Çeşmesi

Mısır ve Mekke mollası olan Benlizade 1815'te şehirköyü arpalığı ile emekli edilmiştir. Bu çeşmenin yelpaze biçimli ayna taşında sülüsle yazılmış bir kitabesi mevcuttur. Kitabede:

"Sahib-ül hayrat ve'l hasenat
Benlizade Ahmet Raşit Efendi"

1201(1786) yazıldır.

Küçüksu Plajı

Boğaziçi'nin Anadolu yakasında Küçüksu deresinin Marmara'ya döküldüğü yerde oluşmuş doğal bir plajdır. 1930'lu yılların başlarına kadar doğal bir kumsaldı. Şirket-i Hayriye'nin yöneticilerinden Necmettin Kocataş ve Sadi Akant bu kumsala kabinler koydurmak ve bir de lokanta açtırmak suretiyle burayı plaj haline getirmişlerdi. Daha sonra da bir iskele yapılıp gelen vapurların buraya yanaşmaları sağlanmış, Bebek-Küçüksu arasında da seferler düzenlenmeye başlanmıştı.
Küçüksu Plajı’nın önünün sığ ve temiz olması buraya olan rağbeti kısa sürede artırmıştı. Daha sonraları Şirket-i Hayriye yöneticileri tarafından bir promosyon çalışması başlatılıp halkın Küçüksu'da denize girmelerini teşvik etmek için gidiş dönüş bileti alanlara plaj bedava ya da ücretsiz meşrubat ikramı gibi pek çok kolaylık sağlandı. 1950'den sonra plaja gelenlerin sayısının daha da artmasıyla kirlilik de o nispette artmıştı. 1970 başlarına gelindiğinde ise, suların mikroplu olduğu gerekçesiyle plaj kapatılmış ve sadece tekneler için çekek yeri olarak kullanılmaya başlanmıştı.

Küçüksu Vapuru

Eser Tutel’den öğrendiğimize göre; Şirket-i Hayriye'nin 64 baca numaralı vapuru olarak hizmet etmiştir. 1910'da Fransa Dunkuerque'de Alt & Chant de France tezgahlarında inşa edildi. Sultaniye, Sütlüce ve Hünkar İskelesi adlı üç eşi daha vardı. 521 grostonluk bir vapur idi. Yazın 866 kışın da 758 yolcu kapasitesine sahipti. Uzunluğu 44,2 metre, genişliği 7,3 metre ve su kesimi 3 metre idi. Toplam 540 beygir gücünde iki adet tripil buhar makinesi vardı. Çift uskurlu ve saatte 12 mil hız yapabiliyordu.

Göksu Vapuru

Şirket-i Hayriye'nin 56 baca numaralı küçük bir yolcu vapuruydu. 65 gros 37 net tonluktu. Uzunluğu 21,3 metre, genişliği 4,8 metre ve su kesimi 1,8 metre çelik gövdeli bir vapurdu. 130 beygir gücünde buhar makinesi vardı. Saatte 8 mil hız yapabiliyordu. Yolcu kapasitesi azdı. Buna rağmen yıllarca kullanıldı. 1967'de şehir hatları işletmesinden kaldırılmıştır.

*Göksu’yu Sıkça Ziyaret Eden Padişahlar

Sultan IV. Murad

27 Temmuz 1612'de doğdu, babası I. Ahmed annesi ise Kösem Mahpeyker Sultan’dır. I. Mustafa'nın tahttan indirilmesi sonucu Kemankeş Kara Ali Paşa ve annesi Kösem Sultan'ın işbirliği ile on bir yaşında 10 Eylül 1623'de padişah oldu.
IV. Murad'ın saltanat süreci iki döneme ayrılır. Birinci dönem devlet işlerini annesi Kösem Sultan ile sadrazamların yönettiği dönemdir ve 1632'ye kadar sürer. Bu tarihten sonra IV. Murad yönetimi 1640 tarihindeki ölümüne kadar tek elinde tutacaktır.
IV. Murad tahta geçirildiğinin ertesi yılı Bağdat elden çıkmış, hatta Irak'ın tamamı Safevi istilasına uğramış, Kırım'da ayaklanmalar başlamıştı. İstanbul'da ise Abaza Mehmet Paşa isyanı gibi karışıklıklar vardı.
IV. Murad bütün bu karışıklıkların giderilebilmesi için sıkıyönetim uygulamıştır. Eniştesi olan Sadrazam Topal Recep Paşa'nın idamından sonra valideleri Kösem Sultan’ı da haremde göz hapsinde tutmak suretiyle idareyi tamamen eline almıştır. 1633 yılında İstanbul'da şehrin beşte birini yok eden büyük bir yangın çıkması üzerine kahvehanelerin kapatılmasını emretmiştir. Tütün yasağı koymuş, bunu içki yasağı takip etmiştir. Gece gündüz tebdil-i kıyafet gezerek halkı denetlemiş, emirlerine uymayanları cezalandırmıştır.
Lehlerin Osmanlı topraklarına akınlar yapması sonucu Lehistan seferlerine karar verdi. Lübnan'da isyan çıkaran Dürzi emiri Manoğlu Fahrettin ile oğlu idam edildi. 1635'te çıktığı Revan (Erivan) Seferi’nde zafer kazanarak kaleyi teslim aldı. Buradan Tebriz üzerine yürüyerek bu kenti de Osmanlı topraklarına dahil etti. İstanbul'a zaferle döndü. 1638'de meşhur Bağdat Seferi’ne çıktı. 40 günlük bir kuşatmadan sonra şehri teslim aldı.
Hastalığının artması sonucu kendisi İstanbul'a dönmeye karar vererek İran Seferi’ne Kara Mustafa Paşa'yı görevlendirdi. Safevilerin başvurusu sonucu bugünki İran sınırlarını belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. Kasr-ı Şirin Antlaşmasını (1640) imzaladıktan kısa bir süre sonra da vefat etti. Babası I. Ahmed'in türbesine defnedildi. Askerin başında savaşa katılan son Osmanlı padişahıdır.
Ayrıca rüşvet ve yolsuzluklarla mücadelede askerin hayranlığını kazanmış, hazinenin gelirlerini artırmış ve Karlofça Antlaşması’na kadar yaklaşık 60 yıl, Osmanlı'nın yeniden ihtişamlı bir dönem geçirmesini sağlamıştır. Muradi mahlasıyla şiirler de yazmıştır.

Sultan II. Mahmud
1784'te İstanbul'da doğdu. Abdülhamid ile Nakşıdil Sultan’ın oğludur. Osmanlı şehzadelerinin geleneksel eğitimini görmüştür. Amcası III. Selim'in ıslahatçı düşüncelerini benimsemiştir. III. Selim'in de tahta çıkarılması için İstanbul'a yürüyen Alemdar Musatafa Paşa tarafından tahta çıkarıldığında 24 yaşındaydı. Taşrada büyük otorite kazanan derebeylerle Sened-i İttifak'ı imzalayarak tavizler verdi.
“Sekban'ı Cedid” adıyla yeni bir ordu kurdu. Fakat 1808'de çıkan ayaklanma sonucunda kardeşini öldürtmek ve Sekban-ı Cedid-i kaldırmak suretiyle tahtını güçlükle kurtardı. 1807'den beri devam eden Osmanlı-Rus savaşı 1812'de Bükreş Antlaşması’yla sona erdi. Bu antlaşmayla Sırbistan'a yönetimde özerklik verildi. 1817'de Sırp Prensliği’ni tanıdı. Her olayda ayaklanan Yeniçeri Ocağı’nı 1826'da kaldırdı. Böylece reformların önündeki engel temizlenmiş oldu. Bu olay “Vakayı Hayriye” diye anılır.
Ülkenin iç karışıklığından yararlanan Ruslar Bükreş Antlaşması’nın bazı maddelerini Akkermen Sözleşmesi’yle lehlerine değiştirmeyi başardılar. 20 Kasım 1827'de Rusya, İngiltere ve Fransa Akdeniz’de bulunan filolarıyla Navarin'deki Osmanlı Donanması'nı yaktılar. Bu baskın 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşıyla sonuçlandı. Savaş kaybedildi. İmzalanan Edirne Antlaşması'yla Poti, Anapa, Ahıska Ruslara bırakıldı. Yunanistan'ın bağımsızlığı kabul edildi.
1830'da Fransızlar Cezayir'i işgal etti. Mora ve Cezayir elden çıktı. 1831'de Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa ayaklandı. II. Mahmud Rusya'dan yardım istedi. Rus birliklerinin İstanbul'a gelmesi Fransa ve İngiltere’yi harekete geçirdi. Mehmet Ali Paşa'ya baskı yapmaları sonucu anlaşma sağlandı. Bu asi valisine kesin bir darbe indirmeye karar veren II. Mahmud Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması’nı yaptı. Yapılan savaşta 1839'da yenildiler. Fakat ordusunun yenildiği haberini alamadan vefat etti.
II. Mahmud, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü engellemeye çalıştı. Dış savaşlar ve iç isyanlarla uğraştı. Kaldırdığı Yeniçeri Ocağı yerine “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adıyla yeni bir ordu kurdu. Bu orduyu yetiştirmek için Avrupa'ya subaylar gönderdi. Harbiye'yi kurdu. Askerin hekim ihtiyacı için Tıbbiye’yi açtı. "Sadrazam" ünvanını "Başvekil"e çevirdi. Yetkiler yeni kurulan nezaretler arasında paylaştırıldı. Londra, Paris ve Viyana elçiliklerini yeniden açtı ve diğer Avrupa başkentlerinde diplomatik temsilcilikler kurdurdu.
1831'de yabancı diplomatları Osmanlı protokolüne göre değil Avrupa protokolüne göre kabul etti. Devlet dairelerine portrelerini astırdı. Doğum yıldönümlerini törenle kutlamayı gelenekselleştirdi. Onun dönemi Osmanlı Devleti'nde Batıcılık akımının zirveye çıktığı yıllardır.*


*Şiir ve Şarkılarda Göksu-Küçüksu

Bu bahar eyyemıdır, Boğazda bir ayş idelim
Hem Küçüksu'da güzel bir kahve derpiş idelim
Bu gam-i ferdayı hep cümle feramuş idelim
Hoş değil mi kıl nazar, fincanı sunarken ele

III. Selim

 

 

 

Al yanına bir dil- nevas
Gönlünce gez, zevk et bu yaz
Baştan başa işte Boğaz
Gönlünce gez, zevk et bu yaz

Göksu'yu atma bir yana
Küçüksu pek ala sana
Çubuklu'da, ey dilruba
Gönlünce gez, zevk et bu yaz
MAHUR
Aksak şarkı
Dellalzade İsmail

 


Ey şuh seninle gizlice
Mehtaba çıksak gizlice
Kimseye açma, mahfice
Mehtaba çıksak bir gece

Binsek Küçüksu'dan nihan
Olsak Tarabya'ya revan
Bir çifte zevrakla heman
Olsak Tarabya'ya revan
MÜSTEAR
Düek şarkı
Beste: Haşim Bey
Güfte: Kemal Bey


Küçüksu'da gördüm seni
Gözlerinden bildim seni
İnkar etmem sevdim seni
Ne kadar cefa edersen
Gönül ayrılmıyor senden

Esmer yari sarmayınca
Goncagülü dermeyince
Ya sen, ya ben ölmeyince
Ne kadar cefa edersen
Gönül ayrılmıyor senden

AKSAK ŞARKI
T. Mustafa Çavuş

 

Hayli demdir divaneyim ol yare
Umarım ki, teşrif ide gülzare
Dağlar ruşen, bülbül gülşen açıldı
Zevke gitsek, duyulmasak ağyare
Dem bu demdir, feda olmaz pehpare

Gel çocukluk eyleme, gel gidelim
Bebek bahçesinde safa edelim
Elde iken fevt eyleme fırsatı
Küçüksu'da cam-i gülgün içelim
Dem bu demdir, feda olmaz pehpare

UŞŞAK
Aksak şarkı
Tamburi Mustafa Ağa


Geç vakit köyde el etek çekilir
Çöker etrafa bir siyah korku
Şi'r-ü hülyayı sevmiyen uyku
Gözlerin kör bakışlı perdesidir

Bir bulut yaşlı bir haberle geçer
Gizli bir el biçer ufukta kefen
Çıktı ürkek Küçüksu Köşkü’nden
Ekrem'in sevdiği hilal-i seher

Hüseyin Siret ÖZSEVER

 

Gice Kandilli'de ol mehru
Mahitab eyleyerek eyledi azm-i Göksu

Esrar Dede

 

Önümde Göksu, yeşil sath-ı bikararı ile
Beyaz köpük dökerek nazlı nazlı dalgalanan
Denizde bir leb-i şefkat bir incizab arıyor

Tevfik Fikret

 


Gönlüm ne zaman Göksu'da isterse dolaşmak
Kaplar hemen etrafı hayalimdeki bahçe
Akşam görünür güller uzaktan bana yaşmak
Hülyalı söğüt dalları maşlahla ferace

Yıllarca süren şi'rini söyler korularda
Bülbülleri ishakları bir " devr-i kadim " in
Hala duyulur aynalaşan mavi sularda
Seyrettiği üç çifte piyadeyle Nedim'in

Bir daye süküniyle yeder sanki bu yerde
Her sandalı bir " mev'id-i sevda " ya kürekler
Mehtab ile her madde birer ruha döner de
Her gölgede son sevgili ilk aşıkı bekler

Kuvvet bulur avdette düşüncem daha bir kat
Bahçem sarışın Göksu, evim pembe Hisar'dır
Zehrolduğu günden beri ömrümde hakikat
Yalnız bana alemde hayalin tadı vardır

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Siste Söyleniş

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?

Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri,
Eylül sonlarında böyledir İsviçre gölleri

Bir devri lanetiyle boğan şairin sis'i
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi,

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr! -O beddua...

Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

Yahya Kemal BEYATLI

KIT ' A

Gah akarken hüznü eyyam-ı hazanın Göksu'dan
Tek teselli mutribin elhan-ı nayından gelir
Gah aks-endaz olur ayine-i hatırda şevk
Bir sadadır kim Bebek sahil- serayından gelir

Yahya Kemal BEYATLI

 

Kaynakça
Sermet Muhtar Alus, İstanbul Kazan Ben Kepçe, İstanbul, 1995, 179-184
Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul, 1974, 26, 31
Yahya Kemal Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgarıyla, İstanbul, 1974, 135
Anonim, “Göksu-Küçüksu”, Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, 13.,14., 1986, 8384-8385, 7670-7671
Eser Tutel, “Göksu Vapuru”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III., 1994, 411
Eser Tutel, “Küçüksu Vapuru”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, V., (1994), 162
Anonim, “Göksu”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, III., 1994, 411-412
Tülay Artan, “Küçüksu Kasrı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, V., 1994, 162
Doğan Kuban, “Küçüksu Çeşmesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, V., 1994, 161
Eser Tutel, “Küçüksu Plajı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, V., 1994, 162
Çelik Gülersoy, Göksu'ya Ağıt, İstanbul, 1987
Çelik Gülersoy, Küçüksu, İstanbul, 1985
G.V. İnciciyan, Boğaziçi Sayfiyeleri , İstanbul, 2000, 165- 167
Anonim, İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, III., 1985, 1829-1831
Kolağası Mehmet Raif, Mir'at-i İstanbul, I.,1996, 279-292
Eremya Çelebi Kömürciyan, XVII. Asırda İstanbul, İstanbul, 1952, 288- 290

www.anadoluhisarlılar.com sitesinden alıntıdır.

 
< Önceki   Sonraki >

İstanbul Hava Durumu

Haberler

Copyright © 2008 Anadoluhisarı Göksu Küçüksu Rehberi.