Geçmiş Zaman Olur Ki
- Details
- Created on Wednesday, 28 September 2011 05:34
- Hits: 160
"Boğazı güzelleştirmek meselesinden bahsolunduğu bugünlerde Boğaziçini en iyi bilen, en yakından tanıyan değerli edip Ercüment Ekrem Tâlû'nun bu güzel yazısı size bütün şiriyeti ile Boğazın eski günlerini yaşatacaktır. "

Boğaziçini güzelleştirmek (!) için, Küçüksuda bir plaj yapılıyormuş. Güzeli güzelleştirmek asrımıza mahsus paradokslardandır. Boğaziçini tabiat güzellerden güzel yaratmış. Onun bu tabiî güzelliğine insanların eli ne katabilir? Mevcuttan istifade etmesini bilsek canımıza can katarız.
Boğaziçinin, ve tahsisen Göksu ile Küçüksuyun safasını sürmek, keyfini çıkarmak eslâfımıza vergi idi. Bilhassa bundan önceki son iki asır bütün haz ve heyecanların ilhamını oralardan aldı, kendine oralarını sahne edindi.
Şairler bestekârın:
«Gel gidelim Göksuya, bir âlemî âb eyliyelim!» Diye başlıyan müşterek davetine hacet bırakmadan, dedelerimiz, her yaz mevsiminde tanrının haftası oraya taşındılar. Altın bir ok gibi suyun yüzünde süzülen kayıklar Göksu ve Küçüksuya senelerce, tabiat âşıklarını, hüsnü cemal âşıklarını, bediî haz teşnelerini, rind ve nikbin insanları taşımakla bitiremediler.
Şair en ince duygularını orada arar, musikişinas ilâhî bestelerinin akislerini orada bulurdu. Halk için de, Boğazın bu iki nazlı deresi, tükenmez birer neşe kaynağı idi.
Göksu ile Küçüksuyu İstanbul ahalisine tanıtan ve sevdiren, belki Damat ibrahim paşa ile şair Nedim olmuştur. Osmanlı tarihinin [Lâle Devri] diye adlandırdığı o incelik çağının, Boğaziçi, çerçevesi dışında kalamazdı. Damadın güzellik, ve Nedimin de şiir telâkkisi, bu iki şeyi nefsinde fazlasile cemeden Boğaziçine meftun oldu. Saray bahçelerindeki çırağan âlemleri, Boğazdaki mehtap âlemlerile halktan mukabele görüyordu.
Aylı gecelerin zevkine kanmıyan teşneler, gündüzleri de haz iştiyaklarını Göksu ağzında, Küçüksu mesiresinde tatmine koşuyorlardı. Bu Göksu âlemlerine, âyin demek daha doğru olur. Bunların müdavimleri, hiç bir günü kaçırmadan, muayyen vakit ve saatini geçirmeden, çok sofu bir müminin dikkat ve itinasile taşınırlardı.
Biz, Göksunun inhitat devrine eriştik. Abdülhamit istibdadının en had devrini bulduğu zamandı. Sarayın tazyiki hemen herkesi yıldırmıştı. Gönüllerde eski şevk kalmamıştı, istikbal endişesini ruhlarda kökleştiren yurdun sefalet, devletin de aciz ve meskenet manzarası tebessümü, kahkahayı dudaklarda donduruyordu. Bedbinlik, göze görünmez hafif bir sis tabakası gibi, Boğaçiçinin havasını zehirliyordu. Şair, meyus nazarlarını, yârin hayaline atfederek:
«Ağlarım, hatıra geldikçe gülüştüklerimiz» diye telehhüfe bağlamıştı.
Lâle Devri tarihe kavuşmuş.. Nale devri hüküm sürüyordu.
öyle iken, Boğaziçi ölmemişti. Manzarası güzelliğini, mehtabı tehyiç kudretini hâlâ muhafaza ediyordu. Recai zade, İstinyedeki yalısının balkonundan, Beykoz sırtlarından doğup durgun sularda eriyen bedre bakarak:
«Yar her sudan hüveydâdır şebbi mehtapta!» Mısraile hicranlarını terennüm ediyordu.
Hacı Arif beyin, Şevki beyin, Haşim beyin, ve daha sonraları Rahmi beyin, Enderunlu Hafız Hüsnünün en yeni, en güzel şarkıları memleketin her bucağına yayılmadan önce buradan kanatlanırdı.
Cuma, pazar günleri öğleden itibaren Boğazın uzak, yakın, her sahilinden Göksuya ve Küçüksuya doğru bir kayık ve sandal akını başlardı. Genç ve dinç hamlacıların ahenkli, muttarit kürek çekişlerile hep ayni istikamette hız alan narin, zarif sefineciklerin içinde bazan ciddî bir erkek grupu, bazan da muhtelif çiçekli bir İngiliz bahçesini andıran renk renk feraceli kadınlar, martıları ürküterek, zevk ve safanın Arzımevuduna şitabân olurlardı.
Ferace ve yaşmak.. Şarkın, dünya kurulalıdanberi kadına yakıştırdığı en güzel kisve idi. Hele o billur gibi şeffaf yaşmağın altından sezilen alev gibi bakışların sıcaklığı, tenin pembeliği, dudakların ihtirası uyandıran şekli, o devirde yetişmiş olanların hatırasından silinecek şeyler değildir.
Göksu âlemlerine, ahalinin her sınıf ve tabakasının kendine göre iştiraki vardı. Dere, çeşit çeşit kayıklar, sandallarla dolduğu gibi, iki taraf sahildeki çayır, çimen de çok kalabalık olurdu. Ortaoyunu,hokkabaz, canbaz, bazan Manakyanın, Abdinin tiyatro kumpanyaları, tabiatın, kadının, süsün, ihtişamın temaşasından bir şey alamıyan halka, başka temaşalar arz, başka eğlenceler temin ederlerdi.
Çocuklar, kendilerine vaktinden evvel ihtiyarlamış hali veren elbiselerinin içinde, gülünçlüklerini arttıran mavi püsküllü fesleri, omuzlarında, yakalarında ilişik nazar takımlarile, macuncuların,kâğıthelvacıların, kurabiyecilerin, mısırcıların etrafında sabırsız, fütursuz, şen, şatir birer halka çevirirlerdi.
Hele o mısırcılar.. Göksu ve Küçüksu âlemlerinin ziyneti, lâzımı gayrimefariki idiler. Altlarında küme küme odun yanan kocaman kazanlarının ağzından ortalığa, iştah veren, en nazlı mideleri baştan çıkaran tertemiz, özünü topraktan almış bir buhar İntişar ederdi. Yinebu kazanların yanı başında, yapraktan vücude getirilen birer kaba döşeğin üzerinde, altın rengi mısırların şahane yatışları o insan kütlesini hep o tarafa cezp ve celbederdi.
O erkekli, kadınlı, çocuklu çayır kalabalığı lübiyat salaşlarının, satıcı tezgâhlarının arasında madde ve mide ile meşgul oladursunlar, derede piyasa başlardı.
Kayık, sandal, ferace, yaşmak, hüsün, zarafet, füsun, şiir... ve sonra yine bunlar., daima bunlar! Canlı bir sinema şeridi halinde geçer,geçer, geçerlerdi.
Bediî sanatların üstatlarından heveslilerine kadar, hiç biri bu ezelî ve ebedî ilham menbaından velev bir defa olsun uzak kalmıya kail olamazdı. Şair, edip, bestekâr.. o tarihte, İstanbulda bu sanatlara istihkak kazanmış kim varsa, hepsini o günler, orada görürdünüz.
Sami paşa zade Sezai, narin piyade kayığı içinde, Vaniköyünden.. Nigâr hanım, Rumelihisarından.. Recai zade lâcivert sandalile İstinyeden, Londradan izinle her yaz İstanbula gelen Abdülhak Hâmit akrabasından Sahip Molla beyin Incirköyündeki yalısından gelirlerdi.
Akşama doğru dere bütün o kayıklar, o sandallarla dolardı. Kayıkçıların fevkalâde maharetlerine rağmen, derenin nihayetine kadar bin helecanla gidilirdi. Bu hayuhuya katılmaktan ürkenler, Küçüksudaki hünkâr köşkünün önünde, çayırdaki kalabalığı seyrederek, dönüşü beklerlerdi.
Bu dönüş de, başlı başına bir âlem, bir güzellik, zarafet, neşe ve neşat meşheriydi. Yine o renk renk feraceler, o ihramlı kayıklar, boy boy sandallar, akşamla beraber büsbütün durgunlaşan Boğaziçinin mavi sathında birer sülün inceliğile süzülerek muhtelif istikametlerde dağılmıya başlarlardı.
O andaki manzara, en duygusuz insanlarda, menbaı aşk olan bir heyecan yaratırdı. Boğaziçinin o vakitki akşamları kadar müheyyiç bir şey tasavvur olunamaz. Ruh ve tabiat ulviyette birlerşirlerdi. O akşamların ilâhî hazzını tatmamış olanlar Yahya Kemal'in Boğaziçi hakkında kullanmış olduğu: Görmüş ve geçirmiş.. tâbirindeki mânayı idrak edemezler.
Evet, Boğaziçi, o devirlerin ve bizim de yetişemediğimiz ondan evvelkilerin en mesut safhalarına ezelî şahit olmuştur.
Göksu ve Küçüksu.. bu iki komşu ve kardeş tabiat ve güzellik bucağı.. dile gelip de konuşsalar, bize ne masumane maceralar, itiraf edilmemiş, hicran olarak mezara götürülmüş ne aşklar, yanık bir şarkının nağmeleri arasında boğulmuş ne hıçkırıklar, neler anlatırlardı!
Ercüment Ekrem Talu
7 Gün Dergisi Haziran 1939 tarihli sayısından alıntıdır.

