Dağarcık Anadoluhisarı, Küçüksu ve Göksu için rehber site. Medyada çıkan yazı ve haberler, harita destekli altın rehber, fotoğraf galerisi, önemli telefonlar, nöbetçi eczaneler, cafe bar ve restaurantlar. http://www.ahisar.com/dagarcik/ Sat, 31 Jul 2010 14:33:45 +0000 Joomla! 1.5 - Open Source Content Management tr-tr Küpürlerde Anadoluhisarı http://www.ahisar.com/dagarcik/kupurlerde-anadolu-hisari.html http://www.ahisar.com/dagarcik/kupurlerde-anadolu-hisari.html Eylül 2009'da tüm gazete arşivini internet ortamında okuyucularına açan Milliyet gazetesi arşivini sizler için taradık. Mazide unutulup kalmış pekçok olaylar ve haberler içinde birkaçını sizler için seçip sayfamıza taşıdık.

Arşivini tüm okurlarına açarak çok büyük bir hizmet gerçekleştiren Milliyet gazetesine teşekkürlerimizle...


Dere kahve hakkında 28.08.1955 tarihinde yayınlanmış bir yazı.
  Anadoluhisarı Kahvesi

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Thu, 15 Oct 2009 17:06:49 +0000
Küçüksu Çeşmesi http://www.ahisar.com/dagarcik/kucuksu-cesmesi.html http://www.ahisar.com/dagarcik/kucuksu-cesmesi.html
Küçüksu Çeşmesi
1806 Yılı yapımı bu pitoresk çeşme, bu özelliğinden ötürü Boğaziçi'ne ait fotoğraf ve gravürlerde en fazla yer alan mekanlardandır. Çeşme, çok fazla hayır eseri bırakan Mihrişah Valide Sultan adına inşa edilmiştir.
Küçüksu Çeşmesi
Eski Boğaziçi resimlerinde en fazla kullanılan objelerden biri de Küçüksu Çeşmesi’dir. Göksu ile Küçüksu Dereleri arasındaki ünlü mesirede çekilen fotoğraflar ve yapılan çizimlerde mutlaka Küçüksu Çeşmesi de yer almıştır. Aynı adla anılan kasrın hemen yanı başında bukucuksu-cesmesilunan bu pitoresk yapı, 1806 yılından bu yana ilk günkü güzelliğini koruyarak bu günlere gelebilmeyi başarmış ender eserlerdendir.

Gürcü asıllı olan Mihrişah Valide Sultan’ın,1746 Yılında Kafkasya’da doğduğu tahmin ediliyor. 1760 Yılında, Sultan III.Mustafa ile evlenmiş ve Topkapı Sarayı’nda 24 Aralık 1761 yılında geleceğin 28.Osmanlı padişahı olacak olan III.Selim’i doğurmuştu. Bu çok önemli bir olaydı. Çünkü 33 yıldan bu yana Osmanlı padişahlarının erkek evladı olmuyordu. Durum vahimdi. Ama Mihrişah Sultan hanedana bir erkek çocuk vermeyi başarmıştı. Yedi gün yedi gece süren şenlikler yapıldı. Ayrıca üç gece boyunca de deniz şenlikleri düzenlendi. Mihrişah Sultan 14 yıl boyunca sarayda yaşadı fakat padişah kocası 1774 yılında vefakucuksu-cesmesit edince, Osmanlı İmparatorluğunun başına padişahın kardeşi I.Abdülhamit geçti. Mihrişah Sultanda Bayezid’deki eski saraya gönderildi. 15 Yıl boyunca da orada yaşadı. Sultan I.Abdülhamit 1789 yılında vefat edince, 7 nisan 1789 yılında, 28 yaşındaki şehzade III.Selim tahta oturdu. Mihrişah Sultan artık Mihrişah Valide Sultan olmuştu. Görkemli bir törenle eski saraydan Topkapı Sarayı’na geçti.

Mihrişah Valide Sultan da oğlu padişah III.Selim de Mevlevi tarikatına mensuptular. Valide Sultan hayır işlerinden hoşlanıyordu. Hırslı değildi, hiçbir zaman devlet işlerine karışmadı. Yazlarını uhrevi yanı güçlü olan Eyüp’teki sahil sarayında geçiriyordu. Sayısız eserde bu valide sultanın adı bulunuyor. Uzun bir yazı kokucuksu-cesmesinusu olacağından onları geçerek oğul III.Selim’in annesi adına yaptırdığı Küçüksu’daki çeşmeyi anlatmaya devam edeceğim.

Sultan III.Selim 1792 yılında henüz ahşap bir yapı olan Küçüksu Kasrı’nı tamir ettirmişti. Kasrın arkasında ve yanında bulunan ağaçlık mesire yerini de düzenletti. 1806 Yılında, çok sevdiği annesi için buraya bir çeşme yaptırdı. Barok ve ampir üslupları arasındaki geçiş döneminin güzel bir örneğiydi çeşme.

Dikdörtgen planlı olarak 3,20 x 3,90 ölçülerinde konumlandırııp, yüksek bir sofa üzerine inşa edildi. Bu gün görünen sofa, ilk günkü şeklini kaybetmiş halidir.. Bir merkezi kubbe geniş saçaklarla çevrelendirildi. Kubbe, dört tarafında bulunan küçük kuleciklerle desteklenerek daha naif bir görüntü verildi. Geniş taş saçaklar dışarıya doğru yükseltildiler. Saçak muhteşem ampir bezemelerle donatıldı.

Çeşme yalakları dışarı taşırıldı ve yapı, dört tarafından bu yalakları tutan bir kornişle çevrelendi. Yalaklar, akant yapraklarıyla süslenmiş S biçimli birer barok konsol tarafından desteklendirildiler. Çeşme aynası klasik dairesel biçimde yapılarak çevresi hafif kabartmalarla dal ve çiçeklerle süslenmişti. Çeşme aynasının içinde güçlü akant ve deniz kabukları şeklinde bir kompozisyonla süslemeler konulmuştu.

Dikdörtgen çeşmenin geniş yüzündeki tuğralar III.Selim’e aittirler. Dar yüzlerde de maşallah-ü kan yazılıdı. Dört tarafa konulan ve toplam 32 satır olan kitabeler Hafif Mehmet Paşa tarafından yazılmışlardı. Çayıra bakan son mısrada, çeşmenin yapılış tarihi olan 1806, hicri takvimle de 1221 tarihi konulmuştu.

Çeşme, Elmalı Barajı’nı besleyen Küçüksu ve Göksu Dereleri arasında bulunsa da çevresinde onu besleyecek bir su kaynağı bulunmuyordu. Bu yüzden yapıldığında, kuzey tarafındaki sırtta kazılan iki kuyu birbirine bağlanarak çeşmenin suyu bu kuyulardan temin edildi.

Mimarı bilinmeyen Küçüksu Çeşmesi’nin bütün Boğaziçi fotoğraflarını süslediğini biliyoruz. Eski İstanbul gravürlerinde de yine baş köşede yer alan çeşme, meşhur Göksu mesirelerinde sıklıkla kadın gruplarının toplandığı bir yerkucuksu-cesmesi olarak resmedilmiş. Çeşmenin çevresinde ve basamaklarında yer alan kadınlara ait erkek bireyler de gravürlerde Küçüksu mesiresinin ağaç gölgelerinde çizilmişler.

Küçüksu Çeşmesi günümüzde büyük bir yalnızlığın kederiyle eski parlak günlerin hatıralarını, görenlerin belleklerine kazıyor. Birinci ve ikinci boğaz köprüleri çalışmalarının büyük bir kısmı bu tarihi mesire yerinde yapılmıştı. Bu yüzden fazla sayıda ağaç kesilmiş, uzun yıllar devam eden şantiye görünümü dolayısıyla bu mehteşem çeşme de gözden düşmüştü. Bu gün Küçüksu Mesiresinde piknik ve eğlence amacıyla kullanacak br kesimkucuksu-cesmesi yok. Böyle bir ihtiyaç duyulmuyor. Yapanlar da bu etkinliği eski görkeminden bir hayli uzaklaştırmış bir şekilde gerçekleştiriyorlar. Eski mesire kültüründen yoksun bir toplum olduk veya günümüz yaşam şekli böyle bir şeye imkan tanımıyor diyelim. Neyse ki çeşmenin yanı başında açılmış bir kafede yudumlanan demli çaylar, köpüklü kahvelerle verilen kısa soluklanmalarda, çeşme bir nebze de olsa meraklısı tarafından sevgiyle seyrediliyor. Bu yazı, işte o meraklılar için kaleme alındı. 

Yazı ve Fotoğraflar : Bilsen GÜRER
bgurer@isiltur.com.tr
]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Sun, 16 Aug 2009 22:36:35 +0000
Unuttuğumuz Bir Kamusal Alan, Küçüksu http://www.ahisar.com/dagarcik/unuttugumuz-bir-kamusal-alan-kucuksu.html http://www.ahisar.com/dagarcik/unuttugumuz-bir-kamusal-alan-kucuksu.html ARZU ERTURAN / Birgün

Çok büyük bir bölümü işlevsiz bir biçimde duran bu alanın geri kazandırılması halk tarafından talep ediliyor fakat yapılan projeler mülkiyet, finansman ya da kamulaştırma gibi engellerle karşılaşıyor…

Günümüzde değişen dünya düzeni ve noeliberal politikaların da etkisiyle kentlerde halka açık kamusal alanlar gittiçe azalıp dönüşüyor. Bu açıdan bakıldığında kentte atıl ve unutulmuş duran kamusal alanların değerlendirilmesi daha da önem kazanıyor. İstanbul’da bu alanlardan biri olan Anadoluhisarı’ndaki Küçüksu Çayırı’nı bu nedenle bir kamusal alan olarak gözden geçirmek gereği ortaya çıkıyor. Peki kamusal alan deyince zihnimizde sadece fiziksel bir anlam mı oluşuyor? Bu noktada öncelikle kamusal alanın ne demek olduğuna dair düşünmekte fayda var.

Kamusal alan
Temelinde herkese açık olma niteliğini barındıran kamusal alan, kavramsal ve fiziksel olmak üzere iki tanım üzerinden açıklanabilir. Kentte toplumsal yaşamın mekana yansıması söz konusu. Bu açıdan bakıldığında kavramsal anlamdaki kamusal alandan ve bunun mekandaki yansıması olarak kentlerde yer alan fiziksel kamusal alanların varlığından söz etmek mümkün. Kamusal alan her ne kadar fiziksel ve kavramsal olarak iki farklı açılardan değerlendiriliyorsa da, aslında kavramsal kamusal alanın fiziksel olana altlık teşkil etmesi nedeniyle bu ikisinin birbirinden koparılmadan değerlendirilmesi gerekiyor.Frankfurt Okulu’un önemli düşünürlerinden Habermas’a göre kamusal alan; özel şahısların kendilerini ilgilendiren ortak bir mesele etrafında akıl yürüttükleri, rasyonel bir tartışma içine girdikleri ve bu tartışma neticesinde o mesele hakkında ortak bir kanaati yani “kamuoyunu” oluşturdukları süreç, araç ve mekânların tanımladığı hayat alanıdır.

Kamusal alan kamouyu oluşturmasının yanı sıra, temelde insanların etkilişime geçtikleri, iletişim kurdukları, sosyalleştikleri alan olması itibariyle toplumsal yaşam, dolayısıyla da kentsel mekan açısından çok büyük öneme sahip.

Fiziksel anlamıyla kamusal alan ise, kavramsal anlamın oluşturduğu altlık doğrultusunda kentsel mekanda şekillenmiş olan sokaklar, meydanlar, parklar, açık alanlar vb. alandır. Kentsel kamusal alanlar, “herkese açık” olma niteliğine sahip, bireylerin “yüzyüze geldiği” ve “sosyalleşebildiği” alanlardır ve sahip oldukları bu “iletişim” işlevi nedeniyle önem arz ederler.

Demokrasi mücadelesi
Değişen dünya düzeninin etkisiyle demokrasi kavramı halk iktidarı şeklindeki tanımı yerine bir yaşam biçimi olarak tanımlanmaya başlamış, bu durum da kamusal alan üzerinde etkilerini göstermiştir. Kamusal alanda bir demokrasi mücadelesi verildiği düşünüldüğünde, kamusal alan ve demokrasi kavramının içiçe olduğu sonucuna varılmaktadır. Halkın ve aktörlerin karar süreçlerine katılmaları ise daha demokratik bir ortam oluşmasını hedeflemektedir. Halkın demokratikleşmesi bir anlamda halkın fikirlerini özgürce ifade edebildiği, eşitlik, çoğulculuk ve dayanışma kavramlarını bünyesinde barındıran bir kamusal alan oluşumu ile mümkündür.

Kamusal alan, toplumsal yapının sağlıklı gelişmesi açısından, planlama için de üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Planlamadaki sürdürülebilirlik, katılım, kentlilerin yaşadıkları şehre karşı bilinç oluşturmaları ve karar süreçlerine katılmaları, çok aktörlü yapı gibi olgular düşünüldüğünde, kamusal alanın planlamada bir araç olarak kullanılması ve kamusal alan oluşumunda planlamanın etkin rol alabilmesi söz konusudur. Bu yaklaşım doğrultusunda bireylerin yaşadıkları kente dair farkındalıkları ve sahipliliklerinin artması, karar süreçlerine katılmaları ve daha yaşanabilir kentlerin oluşması için, daha doğru ve uygulanabilir planların yapılması amacıyla kamusal alanların oluşması bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır. Dahası, oluşan bu kamusal alanlar oluştukları toplum içerisinde demokrasi açısından da önemli işlevler görecektir.

Küçüksu çayırı
Beykoz ilçesi sınırları içinde Anadoluhisarı’na bağlı bulunan Küçüksu Çayırı’nın, her ne kadar sağlıksız olsa da işler durumda olan Küçüksu Plajı kısmı hariç, çok büyük bir bölümü işlevsiz bir biçimde durmaktadır. Bu alan düzenlendiği takdirde Anadoluhisarı’ndaki ve hatta İstanbul’daki kamusal alan eksikliğini giderebilecek nitelikte olmasına rağmen bu konuyla neden ilgilenilmediği düşündürücüdür.

Küçüksu Çayırı tarihi, kültürel ve doğal yapısı açılarından kent içinde büyük öneme sahip bir alandır. 1914 yılında Alman Goben ve Breslav savaş gemilerinin mürettebatının Küçüksu Mesire yerine gelip Anadoluhisarı İdman Yurdu sporcuları ile futbol maçı yaptıkları, bu dönemde atletizm, güreş, kürek eskrim gibi sporların yapıldığı Küçüksu Çayırı, Osmanlı döneminde önemli bir mesire yeri olarak hizmet vermiş, bu işlevini cumhuriyetten sonra da devam ettirmiştir. Çayır, halkın Küçüksu plajında denize girdiği, piknikler yaptığı, bisiklete bindiği, açıkhava sinemasında filmler izlediği, balık tuttuğu, gazinolarında vakit geçirdiği, ortaoyunları izlediği, biraraya geldiği önemli bir kentsel kamusal alan olarak 1970’lerin başına kadar hizmet vermiştir.

Küçüksu Çayırı 1971 yılında Birinci Boğaz Köprüsü inşaatı için, 1986 senesinde ise İkinci Boğaz Köprüsü inşaatı için tekrar şantiye olarak kullanılması ile büyük zarar görmüştür. Çayırın bir bölümü 1982 yılında Marmara Üniversitesi’ne tahsis edilmiştir. Tüm bu olaylar neticesinde çayır kentsel kamusal alan işlevini yitirmiş ve atıl durumda kalmıştır.

Semt sakinlerinin çözüm arayışı
Bu süreç içerisinde vurgulanması gereken önemli bir nokta, çayırın kaybedilmesi karşısında semt sakinlerinin dernek desteği ile mücadele vermesi ve çözüm arayışına gitmesidir. Çayırın aldığı hasarları tamir etmek ve eski yaşantısını, bir başka deyişle kamusal kullanımını geri kazandırmak adına Anadoluhisarı Turizm Kalkındırma Derneği ve semt halkı büyük bir mücadele vermişlerdir. Bu anlamda köprü inşaatı sonrası tahrip olan alanda fiziksel düzenlemelerin yanı sıra, gençlik haftaları, mısır şenlikleri, piknikler gibi etkinlikler gerçekleştirmişler, Küçüksu Çayırı’nı geri kazanmak adına eyleme geçip yürüyüşler düzenlemiş, belediye ile temasa geçmişlerdir. Bu yürüyüşlerden birincisi 2005 yılının Haziran ayında, ikincisi ise 2008 yılının Haziran ayında düzenlenmiştir. Bir başka deyişle semt sakinleri ortak bir mesela etrafında bir araya gelmiş, fiki alışverişinde bulunmuş ve çözüm üretmek için mücadele vermiştir.

Bu açıdan değerlendirildiğinde Küçüksu Çayırı için kentsel kamusal alanını geri almak için oluşan bir kamusal alan varlığından söz etmek mümkündür. Bu nedenle Küçüksu Çayırı hem kavramsal anlamdaki kamusal alanı hem de fiziksel anlamdaki kamusal alanı bünyesinde barındıran bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Geri kazanmak için neler yapılabilir?
Fiziksel ve kavramsal anlamda kamusal alan için iyi bir örnek olarak sayılan Küçüksu Çayırı, sahip olduğu tarihi ve kültürel geçmişi, doğal yapısı nedeniyle İstanbul içinde çok önemli bir yere sahiptir. Ayrıca İstanbul’da Boğaz’ın kenarında olup bu kadar düz ve büyük bir alan daha bulunmamaktadır.Bu alanın geri kazandırılması halk tarafından talep edilmekte fakat yapılan projeler mülkiyet, finansman ya da kamulaştırma gibi çeşitli engellerle karşılaşmaktadır. Küçüksu Çayırını geri kazanmak için oluşan kamusal alanın çok aktörlü yapıya sahip olmaması bu engellerin nedeni olarak gösterilebilir. Çayırın geri kazanılması konusunda sadece dernek ve semt sakinleri mücadele vermekte, yerel yönetimler ve diğer aktörler konu ile ilgilenmemektedirler.

Beykoz Belediyesi, Marmara Üniversitesi Spor Klübü, Anadoluhisarı Turizm Kalkındırma Derneği, Anadoluhisarı Spor Kulübü, Anadoluhisarı ve çevre semtlerin halkı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi gibi konuyla ilgili kesimlerin, bu konu etrafında bir araya gelip, tartışıp birlikte bir sonuca varmaları gerekmektedir. Bu süreçte çayırın öneminin vurgulanması, kültürel ve tarihi özellikleri korunarak değerlendirilmesi önemlidir.

Daha sonraki aşamada ise anlaşmalar doğrultusunda gerekli kamulaştırmaların yapılması, karar sürecinde olduğu gibi projelendirme sürecinde katılımın sağlanması ile oluşturulacak proje doğrultusunda alanın şekillenmesi doğru olacaktır. Böylece katılımcı ve çok aktörlü bir planlama süreci neticesinde sağlıklı ve uygulanabilir bir sonuç elde edilmesi, bu sayede de unutulan bu kamusal alanının geri kazanılması mümkün olabilir.

Fotoğraflar: Ferda KAZANCIBAŞI
Kaynak : http://www.mimdap.org

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Thu, 04 Dec 2008 22:00:00 +0000
Zarif Mustafa Paşa Yalısı http://www.ahisar.com/dagarcik/zarif-mustafa-pasa-yalisi.html http://www.ahisar.com/dagarcik/zarif-mustafa-pasa-yalisi.html Zarif Mustafa Paşa Yalısıİstanbul ili Beykoz ilçesi, Anadoluhisarı Körfez Caddesi’nde bulunan bu yalının XVII. yüzyılın sonu veya XVIII. yüzyılın başında yapıldığı sanılmaktadır. Yalıya ismini veren Zarif Mustafa Paşa yalıyı, Paşa’nın el yazısı ile yazdığı ve torunlarından birinin elinde bulunan anılarından 1848’de satın aldığı öğrenilmektedir. Ancak kimden aldığı belirtilmemiştir. Kaynaklarda paşanın bu yalıyı üçüncü sahibi olan, Sultan II. Mahmut’un (1784–1839) Kahvecibaşılığını yapan, Enderun’dan yetişmiş Kani Bey’den satın aldığı belirtilmektedir. Kani Bey Sarıkçıbaşılık, Defter Eminliği yapmış ve 1849 yılında da ölmüştür.

Sicil-i Osmanî’den öğrenildiğine göre Zarif Mustafa Paşa Hassa Süvari Alay Kâtiplerinden olup, Mirliva ve Ferik olmuştur. 1845 yılında Dar-i Şüra Reisi olmuş, 1846’da bu görevden ayrılarak Mirmirani rütbesi ile Kudüs Mutasarrıfı olmuştur. Bundan sonra 1847’de Ferik rütbesine yükseltilmiş, 1849 yılında Konya ve Halep Valisi olmuştur. Bu görevden kısa bir süre sonra azledilmiş, ardından Vidin ve Erzurum Valisi, Anadolu Ordusu Müşiri olmuştur. 1859 yılında Meclis-i Vâlâ Azası olmuş 1863 yılında da ölmüştür. Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülüdür.

Zarif Mustafa Paşa Yalısı

Mustafa Zarif Paşa Yalısı harem, selamlık ve mehtabiye köşkü olmak üzere üç ayrı bölümden meydana gelmiştir. Mehtabiye köşkünün bir bölümü günümüze gelebilmiş ve bu bölüm çeşitli onarımlar nedeni ile özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Haremin bir kısmı 1918–1919 yıllarında yıkılmış, kalan bölümüne de 1971 yılında bir gemi çarpmış ve böylece harem bölümü günümüze gelememiştir. Günümüze yalnızca selamlık kısmı gelmiştir. Restore edilen bu bölüm iyi bir durumdadır. Zarif Mustafa Paşa Yalısı yıkılmadan önce kayıkhanesi, bahçeleri, limonluğu ve ahırları ile birlikte Boğaziçi’nin en büyük yalılarından birisi idi.

Zarif Mustafa Paşa Yalısının aşı boyalı iki katlı olan harem bölümünün ikinci kattaki yaldızlı odasının barok bezemeleri, ahşap kaplamaları, stalaktitli tavan bordürlerinin olduğu kaynaklarda belirtilmiştir. Amcazade Hüseyin Paşa yalısı ile bu bakımdan benzerlikleri bulunmaktadır.

Yalının iyi bir durumda günümüze gelen selamlık kısmı bazı kaynaklara Zarif Mustafa Paşa’nın torunu olan ve Devlet Şurası Azalarından Esat Bey’in ismi ile geçmiştir. Neo-Klasik devir özelliklerini taşıyan bu yapı iki katlı olup, sarı boyalıdır. Orta sofalı plan tipinde olup, deniz cephesindeki üçgen alınlıklı konsolların taşıdığı bir bölümle dışarıya taşırılmıştır. Orta sofa etrafında sıralanmış salon ve odalardan meydana gelen yalının katları silmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Aydınlığı sağlayan pencereler dikdörtgen sıra halinde dizilmiş olmasına rağmen, denize çıkmalı bölümde yuvarlak kemerli pencerelere de yer verilmiştir. Yalının hamamı sıcaklık ve soğukluktan meydana gelen klasik Osmanlı hamam planı şeklindedir.

Kaynak : Kenthaber

Zarif Mustafa Paşa Yalısı
18. yüzyıl sonunda inşa edilen yalının ilk sahibi Berberbaşı Mustafa Ağazade Bey adında bir zat... Daha sonra yalıya adını veren Zarif Mustafa Paşa'nın eline geçiyor ve 1992 yılına kadar ailenin elinde kalıyor. Ailenin torunlarından 71 yaşındaki Mediha Kocataş anılarını şöyle anlatıyor: "Deniz üzerinde bir odada yatardım. Panjurlardan deniz ışığının tavanda oynamasını hiçbir zaman unutamam." Kocataş, yalının satılmış olmasından çok üzgün ama "En azından yalı yaşıyor," diyor. Şimdiki sahibi ise Demet Sabancı. Zarif Mustafa Paşa Yalısı, Kurtuluş Savaşı sırasında özel bir amaçla da kullanılmış; Mustafa Kemal'in arkadaşlarının silahlarının saklandığı depo olarak hizmet vermiş.

85 Milyon $ değer biçilen yalı 1990 yılında yalıya çarpan yük gemisinden sonra tekrar restore edilmiş

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Wed, 19 Dec 2007 22:00:00 +0000
Anadoluhisarı http://www.ahisar.com/dagarcik/anadoluhisari.html http://www.ahisar.com/dagarcik/anadoluhisari.html Beykoz sınırları içerisinde yer alan Anadoluhisarı semti Boğaziçi'nin Anadolu yakasındaki bir başka İstanbul incisidir.

İsmini, Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı ve tarihi kaynaklarda “Güzelcehisar” başta olmak üzere, “Akçahisar”, “Güzelhisar”, “Gözlücehisar”, “Yenicehisar” ve “Akhisar” olarak karşımıza çıkan bir kaleden alan Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile birçok kıymetli sanatçıya ilham kaynağı olmuş eşsiz güzellikte bir semttir. Anadoluhisarı'na “Güzelcehisar” denmesinin sebebi, kalenin, boğaz suları üzerinde çevresine uygun olarak yükseliyor oluşudur.

Semte adını veren hisar, 1391 ya da 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. 
Bu hisarın varlık sebebi, Yıldırım Beyazıt'ın İstanbul kuşatmasıdır. Yıldırım Beyazıt, dönemin Bizans İmparatoru Manuel'den yılda on bin altın vergi sözü almış ve yine bu doğrultuda Bizans toprakları içerisinde bir cami inşa edilmesi, bir Türk mahallesi kurulması ve Müslümanların aralarındaki çözümsüzlükleri kendi inançları doğrultusunda karara bağlayabilecekleri bir kadının tayin edilmesi konularına hukuki birer statü kazandırmıştır. Ancak ne var ki on dördüncü yüzyılın son döneminde Doğu Türkistan Hakanı Timur'un Osmanlı Devleti'ne karşı aldığı saldırgan tutumu fırsat bilen Bizans idaresi Müslüman halkı kılıçtan geçirmiş ve anlaşma hükümlerini çiğnemiştir.

Bu olayların detaylı anlatımını Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinde bulabilmek mümkündür. O sıralarda Yıldırım Beyazıt'ın sarayında esir tutulan Bizans İmparatoru Manuel kaçmayı başarmış ve Beyazıt'tan habersiz Bizans ordularının başına geçmiştir. İstanbul'un Osmanlı İmparatorluğu tarafından muhasarasında Müslümanlara yapılan bu eziyetin payının oldukça yüksek olduğu tarih kayıtlarında doğrulanan bir husustur. Yıldırım Beyazıt daha şiddetli bir baskı oluşturabilmek ve Boğaz'ı kontrol altında tutabilmek amacıyla “Güzelcehisar”ı yaptırmıştır. 1452 yılında İstanbul'un fethi çalışmaları sürerken Fatih Sultan Mehmed'in emriyle bu hisarın karşısına Rumelihisarı adında ikinci bir kale daha inşa ettirilecektir.


Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin Boğaz'a karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Anadoluhisarı, asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden müteşekkildir. Hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları ikinci bir sur kuşatır. Çok kenarlı olan bu surun köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür. Hisarın inşaatında kesme blok taşlardan başka, tuğla da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Rumelihisarı'nı yaptırırken ayrıca Yıldırım Beyazıt'ın yaptırdığı Güzelcehisar'a üç kale burcu ilave ederek orayı tahkim ettirmiş ve bakımını yaptırmıştır. Çarşının içindeki denize bakan küçük ve sade bir yapı olan ancak bir o kadar da güzelliğiyle göz dolduran camiyi de yine Fatih Sultan Mehmet yaptırmıştır. Anadoluhisarı'nın içerisinde ayrıca III. Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı Türk ve Osmanlı askeri mimarlığının en olgun örneklerinden sayılır.

Anadoluhisarı'nın yapımı ile ilgili olarak Meydan Larousse'da şu kayıtlar yer alır: “Kalenin çeşitli bölümleri çabuk ve basit usullerle fakat çok sağlam olarak yapılmıştır. Kalenin ana duvarları blok taşlardan örülmüştür, bazen tuğla da kullanılmıştır. Aynı teknik iç kale duvarlarında da görülür; ancak buradaki tuğla sıraları daha çoktur. Güneybatı kulesinin eteğinde düz tuğla sıraları arasında, balık kılçığı örgü biçiminde yapılmış iki sıra konmuştur, bu süs birkaç ayak kadar devam eder. Burada kullanılan tuğlaların boyutları çeşitlidir. Asıl kalenin yer katını örten tonozda ve batıda iç kale duvarının eteğindeki kemerlerde de tuğla kullanılmıştır, ancak bunlar bazı yazarların ileri sürdüğü gibi [yapının] bizans devrinde yapılmış eski bir kale üzerinde kurulduğunu göstermez. İlk osmanlı anıtları arasında buna benzer pekçok örnek vardır. Ayrıca yapının bir bizans kalesi üzerine kurulduğunu beliretecek hiçbir işaret de yoktur.”

Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içeride kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarı yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizanslılar devrindeki isminin Neo Castrum (Yeni Kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihçilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. Rumelihisarı ile birlikte bu hisarın vazifesi, İstanbul'un fethinde boğazın kontrolünü sağlamak olmuştur. Daha sonra uzun yıllar Boğazlar'da Türk hakimiyetini sağlamakta ve Karadeniz'den gelen tehlikelere karşı koymakta önemli rol oynamıştır. Zamanla askeri değerini yitiren Anadoluhisarı, Boğaziçi'nin manzarasına güzellik katan bir unsur haline gelmiştir.


İstanbul'daki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesi olma şerefini de taşımaktadır. Yerleşme sahası buradan kuzeye doğru kıyı boyunca, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu ve Göksu çayırındaki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandil, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşme bütünü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi; Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu Yakası'nın odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konumun sahibidir.


Anadoluhisarı'nın kalbi hiç şüphesiz ki dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Göksu ve Küçüksu mesireleri Osmanlı döneminde herkesin rağbet gösterdiği bir mesire yeri olan Kağıthane'nin, 1730 yılında gerçekleşen Patrona Halil İsyanı'ndaki hadiselere mekan teşkil etmesi hasebiyle, kapatılmasının ardından en gözde mesire yerleri arasında en üst sıraları alırlar.


Arif Sami Toker'in dizeleri Göksu'yu ne de güzel tanımlamaktadır:


Çek küreği güzelim uzanalım Göksuya
Gün inerken dönelim süzülelim Göksuya
Karşımda güzel Bebek bakarken dolgun aya
Su üstünde sekerek süzülelim Göksuya
Mavi bir cennet gibi uzanıyor Marmara
Bizde cennetten geçip uzanalım Göksuya

Bir mesire yeri olarak Göksu'dan söz ederken tarihsel olarak karşımıza iki türlü Göksu eğlencesi çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Göksu deresi içerisinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler, ikincisi ise boğaz sefası olarak tarif edilen ve Göksu deresi dışına dek uzanan eğlencelerdir.

Göksu deresinin etrafındaki çimler üzerine yer sofraları kurulmakta ve geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri buralarda sergilenmekteydi. ortaoyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler Göksu'nun simgesi haline gelmiştir. Gerçekleştirilen seyirlik programlar buraya olan rağbetin artmasının altında yatan en güçlü sebeptir. Göksu deresinin bir başka simgesi de dere boyunca arz-ı endam eden sandal yığınlarıdır. Bu yığınlar arasında zaman zaman yerini alan saltanat kayıkları da tarihsel önemi haiz bir başka önemli noktadır. Bu sandallar içi kadife kumaşla döşenmiş ve üç kürekçi tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları Göksu'daki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Bu bağlamda Sultan Abdülmecid'in torunu Mevhibe Hanım'ın hatıratında aktardıkları çok bilgilendiricidir. Hatıratlar tarihin en canlı ve sıcak tutanaklarıdır. Bu nedenle bir sosyal tarih araştırması yapmanın olmazsa olmaz şartı hatıratların rehberliğine başvurmaktır.

Burada yaptığımız kuşkusuz kapsamlı bir sosyal tarih çalışması değil. Ancak yine de elimizdeki bazı hatıratlara değinmekte yarar var. Mevhibe Hanım, Göksu'ya saltanat mensuplarının duydukları sevgiyi şu cümlelerle anlatmakta ve dönemin Göksu alemlerine ışık tutmaktadır: “Göksu alemleri veya gezintileri... Bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve Pazar günleri sarayın deniz tarafına bakan pencerelerinden birinin önünde oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsaade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş, bu talihli insanlara bakarken kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide Paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde, en güzel feracelerini giymiş Göksu'ya doğru giderlerdi. (…) Bir iki kere babama ‘biz de Cuma günleri kayıkla Göksu'ya gitsek' diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir Cuma sabahı annem odama geldi. ‘Muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gidip gezsin, hava alırlar demiş' müjdesini verdi. (…) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade, bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkçıların sırtlarındaki yeşil renkteki yeleklerin üzerinde de tacımız vardı. Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu. Kandilli'de akıntı fazla olduğu için haremağası kayığı tuttu, bir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu. Önünden geçerken başımızı hafifçe eğerek selam verdik. O ise, ‘geç kalmayın, zamanında dönün' diye bağırdı. Artık Göksu alemine bizde katılıyorduk. Aradaki mesafe kısa olduğu için çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına, sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarenk kıyafetler, şemsiyeler, insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes bir birini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup etrafı seyrettikten sonra annem dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu. (…) Kandilli de Saraya yaklaşırken, rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik. Bazı günler (Piyade) denen bir çifte kayığa biner onunla Göksu'ya giderdik. Fakat ben bundan katiyen hoşlanmazdım. Çünkü, Piyadeye bindiğimiz zaman muhakkak kayığın arkasına bir haremağası oturturlardı.”

Göksu'daki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz Lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir Batılı gözüyle Göksu'daki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemin Beykoz'undaki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler ihtiva etmektedir. “Geçen asrın sonlarına doğru o zamanki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri Cuma günleri Göksu'ya gitmekti. Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise kendilerine pek yakışan yaşmaklı milli kıyafetleriyle yakından görmek imkanını bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler, bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken beyaz gömlek ve mutlaka kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi. Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat, polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yandaki kayığı elle geri itip ilerlemekten başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkiine güvenerek yaşmaklı bir güzele fazla ilgi gösterirlerse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak; can sıkıcı bir usule başvurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşırı derecede hayranlık göstermiş olan birisinin yüzünden kabahati olmayan gezenlerin hepsi, hepimiz, dereden uzaklaştırılmış olurduk.”


1806-1862 yılları arasında yaşayan tanınmış İngiliz yazar Miss Julia Pardoe, 1835 yılında İstanbul'a gelmiş ve İstanbul'un güzellikleri karşısında gözleri kamaşmıştır. Gerçek amacı Yunanistan, İstanbul ve Mısır'ın gezmek olan Julia Pardoe İstanbul'a gelince kararını değiştirmiş ve bir başka yere gitmeyi düşünmeyerek burada dokuz ay kalmıştır. Sultan II. Mahmud'un saltanat sürdüğü bu dönemde Julia Pardoe, İstanbul'un mesire yerlerini, anıtları, çarşıları gezmiş, bayram alaylarına ve Saray'ın düğün alaylarına katılmış, devlet kademesinden çeşitli isimlerin konaklarına misafir olmuştur.

İstanbul'daki anılarını ve gezi notlarını yayımlayan Julia Pardoe, Türkçe'ye 18. Yüzyılda İstanbul ismiyle çevrilen The Beauties of Bosphorus adlı kitabında Göksu'ya şu satırlarla anlatır: “Vadinin kendisi çok güzeldir; çimenler kentin başka hiçbir yerinde olmadığı biçimde parlak ve boldur. Yazın, tatil günü olan Cuma günlerinde her sınıftan insan, akan dere, çiçekler, yapraklar ve güneşin tadını, büyük bir zevkle ve ancak Doğuluların yapabileceği bir şekilde çıkarırlar. Hızlı atların çektiği uçları yaldız püsküllü, rengarenk ipekli kumaştan gölgelikleriyle yaldızlı boyalarla boyanmış faytonlar; ve şık giyimli kürekçilerinin sayısının, sahiplerinin rütbe ve servetlerini belirttiği kayıklardan her an yolcular çıkıyor; asil ağaçların kalın dalları minderler ya da halıların üzerine çömelmiş olan ve hizmetkârlarının kendilerine hizmet ettiği, müzikleri karşılığı para ve övgü toplayan Eflak ya da Bulgar müzisyenleri saatlerce dinleyen, kara gözlü Bohemyalı çiçekçi kızların anlamlı biçimlerde düzenlemiş olduğu çiçeklerden satın alan, ya da İslavlar'ın danslarını seyreden beyaz fareceli kadınları güneşten koruyor. Orada burada, kalabalıktan biraz uzakta zarif bir şekilde romalka yapan Rumlar var. Gruplar halindeki güzel çocuklar, su satıcıları ve satıcılar çimenlerde dolaşıyor ve her taraftan gülümsemelerle karşılanıyorlar. Kısaca, büyüleyici bir sahne ve fayton ve kayığa binmeyecek kadar fakir olanlar, burada kendilerine bir yer kapmak için kızgın güneşin altında şehirden buraya yürümeye razılar.”


Göksu, Türk musiki tarihinin çok önemli değerlerinden olan “Deniz Kızı Eftelya”ya da ev sahipliği yapmıştır. 1930'lu yıllarda Anadoluhisarı'na gelin gelen Nazmiye Korkmazlar, Göksu'yu ve Deniz Kızı Eftelya'yı şu satırlarla anlatmaktadır: “Gelin geldiğim dönemler boğaz sefası olarak tanımlanan Göksu alemlerine tanık oldum. Genelde mehtabın ondördüne tesadüf eden yaz geceleri seçilirdi. İrili ufaklı teknelerin oluşturduğu büyük bir kalabalık, önce Göksu deresi içinde toplanır ve daha sonra saz heyetinin çekirdek teşkil ettiği büyük bir kalabalık halinde denize açılınırdı. Göksu deresinden boğaza açılma tamamlandıktan sonra Türk musikisinin ustalarının seslendirdikleri kültür ve sanat zenginliklerimizin en güzel besteleri mehtaplı yaz gecelerinde boğazın her iki kıyısının dağlarında çın çın yankılanırdı. (…) Bir gün hiç unutmadığım bir olay yaşadım; Gene mehtabın ondördüne tesadüf eden yaz gecelerinden birinde biz de diğer alem mensuplarında olduğu gibi gündüzden zeytinyağlı yemeklerimizi hazırladık ve akşam üzeri eşim ile birlikte Göksu Çömlekhanesine yakın bir yerde çekili olan sandalımızı dereye indirdik. Dere ağzına doğru ilerlerken sandallar çoğalmaya (…) başladı. Şimdiki dere kahvesinin bulunduğu yere varmış idik ki, bu noktada (Alamana) adı verilen iki büyük tekneyi yan yana getirdiklerini, her ikisinin de üzerlerini kalaslarla örterek müsait bir sahne haline getirdiklerini ve bu sahnenin üstünde Saz Heyeti ile birlikte (Deniz Kızı) olarak bilinen (Eftelya) adındaki ses sanatçısının aleme hazır vaziyette olduklarını gördüm. Deniz kızı Eftelya'nın bulunduğu ve iki alamananın birleştirilmesinden oluşturulan sal'ın da romörk gibi kuvvetli bir çekiciye bağlanmış olduğunu gördüm. Bu esnada sandallar o kadar çoğalmışlardı ki, kürek çekebilmek çok sıkışık şartlarda bir hayli zorlaştığından sandalcıların ayağa kalkarak kürekleri suya dikine daldırıp (Tabancalama) adı verilen bilek hareketleri tekniği ile sandallarını ancak hareket ettirebiliyorlardı. Artık hava iyiden iyiye kararmıştı ve yerini mehtabın kurşuni aydınlığına terk etmişti ki, Göksu deresinin sandal istiabı son haddini bulmuş ve alem yavaş yavaş denize doğru açılırken saz heyeti icra'ı ahenge başlamıştı. Boğazın hisar yalılarının önlerine gelindiğinde dikkatimi çeken önemli bir husus, Deniz Kızı adı verilen Eftelya'nın mikrofon gibi ses güçlendirici aletlerin henüz ortaya çıkmadığı o dönemlerde sanki mikrofon desteği var imiş gibi sesinin müstesna gücü idi. Eftelya'nın muhteşem sesi boğazın iki kıyısındaki dağlarda çin çin yankılanıyordu. Eftelya'mn bulunduğu teknenin etrafi ise büyük bir sandal yumağı haline gelmişti. Alamanları çeken romörk ise çok ağır seyir ederek kürekli teknelerin hızına uyum sağlıyordu. Denizin üzerindeki sandallardan oluşan büyük grup Kanlıca'yı biraz geçtikten sonra akıntının çatal yaptığı burundan itibaren İstinye istikametine doğru açıldılar ve bir anda kayboldular. Arkalarından biz de aynı şekilde İstinye istikametine doğru vurduk ve bizden geride kalan sandallardan koptuk. Fakat Rumeli yakası dolaylarına varıldığında yer yer kopmalar halinde üçlü beşli muhtelif gruplara ayrılan büyük sandal yumağı tekrar birbirlerini bulup Deniz Kızı Eftelya'nın teknesi etrafında birleştiler. Mehtap ise o kadar parlak idi ki, boğazın iki yakasındaki dağlar ve denizin yüzeyi kurşuni renkte bir aydınlıkla sanki gündüz gibi idi. Alemi oluşturan sandallar ise mehtap aydınlığında rahatlıkla seçilebiliyorlardı. Saz heyeti ise Türk musikisinin o akşam için seçilen parçalarını büyük bir ustalıkla icra ediyorlardı. Eftelya ise, zengin şarkı repertuarını hiç yorulma bilmeden sürdürüyordu.” Kazancıbaşı, Eftelya'nın hikayesine şunları da eklemektedir: “İstiyoruz ki boğaz sefalarında bu denli öneme sahip, Türk musikimizin bu sesinden biraz bahsedelim. 1891'de İstanbul'un Büyükdere semtinde doğan Eftalya, yine aynı şehirde 15 Mart 1939'da ölmüştür. Jandarma yüzbaşısı Yorgaki Efendinin kızıdır. Babası musiki seven bir adammış. Evine gelen konuklar için saz çalar, genç Eftalya da babasının sazı eşliğinde şarkı söylermiş. Deniz kızı lakabının ise ilginç bir öyküsü vardır: Eftalya Hanım genç kızlığında, sıcak yaz gecelerinde bazan babasıyla bazan da tek başına sandalla denize açılırmış. Mehtabiye denilen musikili boğaz gecelerinin bu yüzyılın uzantısı sayabileceğimiz bu sandal sefalarında Eftalya gece boyunca şarkı söylermiş. Halk gece karanlığında yüzünü göremediği, sadece güzel sesini uzaktan duyabildiği bu esrarengiz genç kıza Deniz kızı adını takmışlar.”


Deniz Kızı Eftelya'ya ev sahipliği yapan ve onun güzel sesiyle şenlenen Göksu birçok güzel besteye ilham kaynağı olmuş bir mekandır. Göksu için Sultan II. Mahmud'un şu güftesi meşhurdur:


Göksuya gel ey servinaz
Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu namesaz
Güller açıldı geldi yaz


Aynı şekilde Acemşiran makamında söylenilen, güftesi Faruk Nafiz Çamlıbel'e, bestesi Arif Sami Toker'e ait olan şu şarkının sözleri de Göksu için yazılmıştır:


Gam çekme güzel ne olsa baharın sonu yazdır
Sevdaların en coştuğu yer şimdi Boğazdır
Tekrar ediyor söylediğim şarkıyı dağlar
Körfezde kopan kahkahalar Göksuda çağlar

Anadoluhisarı'ndaki bir diğer mesire yeri Küçüksu'dur. Burası da Göksu bölgesine benzer özelliklere sahip nadide bir güzelliktir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen iri taneli Göksu mısırı ile mısır kazanlarıdır. Küçüksu da tıpkı Göksu gibi Patrona Halil İsyanı'nın ardından tercih edilen bir mesire yeri olmuştur. O dönemden sonra en zor tarihi anlarda dahi gözlerden düşmemiştir Küçüksu. Birinci Dünya Savaşı'nın devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan Darüttalim'i Musıki Heyeti'nin verdiği müzik ziyafetine ev sahipliği yapmıştır Küçüksu. Darüttalim'i Musıki Heyeti, Türk müziğinin zenginliğini Batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başarmış ve  yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Bu dönemde Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki askeri ve siyasi ittifak, her iki devlet tarafından kültürel bir alışverişe de dönüştürülmek istenmiş, bu doğrultuda Darüttalim'i Musıki Heyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve Almanya'da büyük takdir görmüştür.


Haluk Şehsuvaroğlu'nun Asırlar Boyu İstanbul isimli eserinden öğrendiğimiz kadarıyla Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Örneğin Sultan Abdülmecid yedi çifte koşlu kayığı ile buraya gelmekte ve Küçüksu Kasrı'na yerleşip buradan Küçüksu'daki meşhur müzik ziyafetlerini dinlemektedir.


Küçüksu Kasrı, Sadrazam Divittar Mehmet Paşa tarafından 1751-1752 yıllarında yaptırılmış ve yapımında bütünüyle ahşap malzeme kullanılmıştır. Günümüze dek gelen eşsiz güzellikteki Küçüksu Kasrı, bugünkü şekline Sultan Abdülmecid tarafından 1857-1858 yıllarında kavuşturulmuştur. Dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahip bulunan Küçüksu Kasrı'nın mimarı Nikagos Balyan'dır. Bilindiği gibi Balyan ailesi modern Osmanlı ve Türk mimarisinin birçok gözde yapısını tasarlamıştır. Bu bağlamda Küçüksu Kasrı Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II. Mahmud'un, Ramazan aylarında Cuma günleri selamlık resminden sonra kendisine dinlenme mekanı olarak seçtiği Küçüksu Kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, birçok önemli resmi ziyafet şöleni burada verilmiştir. Halihazırda Milli Saraylar'a bağlı olan Küçüksu Kasrı, arzu edenlerin gezip görebilecekleri şekilde dizayn edilmiştir. Küçüksu Kasrı'nın hemen yanında ve deniz kıyısında yer alan Mihrişah Sultan Çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III. Selim tarafından annesi Mihrişah Sultan'a sunulmak üzere yaptırılmıştır. Ampir usulü ile tasarlanan çeşme, dört yüzü olan bir meydan çeşmesi niteliğindedir. Boğazın bu nadide köşesinde yer alan bu güzel çeşme çok çeşitli defalar ressamların tablolarını süslemiştir. Mihrişah Sultan Çeşmesi'nin dört yüzünde de Hatif Mehmed Efendi tarafından yazılan otuz iki mısralık bir kitabet bulunmaktadır.


Küçüksu Kasrı'nın dışında Anadoluhisarı'nda birbirinden güzel birçok yalı daha bulunmaktadır. Her ne kadar bu güzel yalılardan önemli bir kısmı bugünlere kadar gelememiş, tarih kayıtlarında kalmışsa da yine de onlardan bahsetmek Anadoluhisarı'nın tarihsel kimliğini deşifre etmek açısından yararlı olacaktır. Böylelikle, bir diğer yandan bugün harabe durumunda olan bazı yapılara, sağlıklı bir tarih bilinciyle sahip çıkılabilmesi de imkan dahilinde olabilecektir. Bu bağlamda zikredilmeye değer çok önemli bir yalı Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı'dır. Köprülü ailesine mensup bulunan ve 1697 yılında sadrazamlık görevine getirilen Hüseyin Paşa'nın yaptırdığı bu yalı, 1699 yılında imzalanan Karlofça Anlaşması vesilesiyle Nemçe Sefiri'ne verilen ziyafet başta olmak üzere birçok tarihi hadiseye tanıklık etmiştir. Maalesef bu yalı şu anda kaderine terkedilmiş durumdadır ve doğanın tüm acımasızlığına rağmen direncini yitirmemekte ve geçmişine saygılı kişilerin yardımsever ellerinin kendisine uzanmasını beklemektedir.


Anadoluhisarı yalıları içerisinde Bahriyeli Sedat Bey yalısı kayda değer bir yalıdır. Halihazırda restorasyondan geçen yalının kuzeye bakan kısmı selamlık, güneye bakan kısmı ise harem olarak tasarlanmıştır. Bu yalının ilk olarak Mustafa Reşid Paşa tarafından yapıldığı iddia edilmekte ise de bu konuda net bir bilgi mevcut değildir. Yalının yapılışı ile ilgili birbirinden farklı rivayetler aktarılmaktadır. Bir rivayete göre de yalı II. Abdülhamid tarafından Bahriye Nazırı Sedat Bey adına inşa ettirmiştir. Bir başka yalı da Fuat Paşa Yalısı'dır. Bu yalı da yıkılmış ve bugüne gelememiştir. Anadoluhisarı önünde bulunan Köseciler Yalısı'ndan da bahsetmek gerekir. Yalının kayıkhanesi hemen alt tarafındadır ve şu anda önüne rıhtım yapıldığı için bu kayıkhane işlemez duruma gelmiştir. Kayıkhanenin üzerinde sonradan balkon haline getirilmiş bir kısım ve onun da üstünde ikinci kat çıkması mevcuttur. Bunun yanında bir subay çocuğu olan ve Dolmabahçe, Ayasofya ve Sultanahmet gibi büyük camilerde vaizlik yapan ve İslam akaidi üzerine kitaplar yazan, Eşref Edip'in çıkardığı Sebilürreşad dergisinde yazılar neşrederek II. Meşrutiyet dönemi düşünce dünyasına katkılarda bulunan Manastırlı İsmail Hakkı Efendi tarafından yaptırılan İsmail Hakkı Efendi Yalısı da zikredilmelidir. Bu yalının hemen bitişiğinde Halveti tarikatı şeyhlerinden Talat Efendi'nin bir yalısı bulunmaktadır. Onun yanında Pembe Yalı olarak bilinen görece daha küçük, iki katlı bir yalı daha bulunmaktakdır. Bu yalı İlyas Bey Yalısı olarak bilinmektedir. Bahsedilmesi gereken bir diğer yalı da Komodor Remzi Bey Yalısı'dır. Bu yalının 1717 yılında inşa edildiği öne sürülmektedir. Bu yalının önemli bir özelliği ünlü ressam Feyhaman'ın bu yalıda kiracı olarak ikamet etmiş olması ve birçok resmini burada yapmış bulunmasıdır. 

 

Kaynak : Beykoz Belediyesi

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Sat, 10 Nov 2007 22:00:00 +0000
Boğaz'ın incileriydiler, şimdi seyirlik oldular!... http://www.ahisar.com/dagarcik/bogazin-incileriydiler-simdi-seyirlik-oldular.html http://www.ahisar.com/dagarcik/bogazin-incileriydiler-simdi-seyirlik-oldular.html Prof. Murat Belge'nin ifadesiyle yalı yaşamı deniz kıyısında bir sayfiye yaşamı. Osmanlı toplumu deniz kıyılarındaki konutlarını bugünün insanı gibi kullanmamış. 20 yy. ‘a gelinceye kadar yalı sakinlerinin yüzmeleri söz konusu değil. Yalı deniz kenarında bir bahçe köşkü niteliği taşıyor. Büyük yalılar, yamaçlardaki köşklere bağlanıyor, ağaçlar, korular, havuzlar, küçük köşkler denizle bütünleşen bir kır yaşamının simgeleri. Bu bahçelerin kendine özgü ağaçları var. Defne, şimşir, erguvan, çınar,servi, ceviz, incir ve ıhlamur. Manolya ve fıstıkçamı sonradan gelmiş bu bahçelere. Bütün bahçelerde dut, ayva ve incir vazgeçilmez meyve ağaçları. Zavallı fındık çit olarak kullanılmış. Yalıya yakın bahçelerin favorisi de mor salkım ve asma. Bu bilgilerden sonra dönelim yine gezimize.Yalı gezisinin şimdi de detayını anlatıyorum size. Prof. Murat Belge'nin ifadesiyle 19. yy'dan günümüze kadar ayakta kalan yalı sayısı çok az. İşte bunlardan bazılarının yeni fotoğrafları ve bilgileri:


AYAKTA KALAN EN ESKİ YALI : Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı. Anadoluhisarı'nın kuzeyinde kalan bu yalı Boğaz'ın ayakta kalan-pek kalmış gibi değil ama- en eski yalısı. Meşruta Yalı olarak da biliniyor. Yalı 1699'da Amcazade Hüseyin Paşa için inşa edilmiş. Yalının 1893 Rus Savaşı sırasında yerleştirilen Rumeli göçmenleri yüzünden tahrip olduğu ve kısmen yıktırıldığı söylenir. Belge'ye göre büyük tahribat, günümüze kadar süren ihmalden.


OTLARDAN İLAÇ YAPMASIYLA ÜNLÜ: Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı.Yalı Anadoluhisarı ile Kanlıca arasında. Hekimbaşı Salih Efendi otlardan ve çiçeklerden yaptığı ilaçlarla tanınıyor. Yalısının bahçesiyle, kendisine ait tepelerin sırtlarındaki bağ ve arazide her çeşit çiçekleri, bitkileri ve nadide meyveleri yetiştirmiş. Karanfil ve güle çok meraklı. Aşıladığı bir gül "Hekimbaşı Gülü"diye meşhur olmuş. Mevsiminde yalıyı, özellikle karanfillerle bir gelin odası gibi süslermiş. Yalı 18.yy'ın ikinci yarısında harem ile selamlık olarak yapılmış, günümüze sadece haremi gelebilmiş. Selamlık hekimbaşının ölümünden sonra hissedarlarca satılmış yerine modern bir yalı yapılmış.Yalı aşı boyası ile dikkati çekiyor. Bilindiği gibi normal boyalar kolay yanan kimyasallar. Aşı boya ise zor tutuşan bir boya. Diyeceksiniz ki yangın çıkarsa ne fark eder? Şöyle fark ediyor; yan yana iki yalı düşünün. Birinde yangın çıkmış. Yalının tahtalarını tutan çiviler kor halinde fırlayıp yandaki yalıya saplanabiliyor. İşte bu çiviler aşı boyayı tutuşturamıyor, normal boyayı kolaylıkla tutuşturuyor.

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Sat, 10 Nov 2007 22:00:00 +0000
Anadoluhisarı, en eski türk mahallesi http://www.ahisar.com/dagarcik/anadoluhisari-en-eski-turk-mahallesi.html http://www.ahisar.com/dagarcik/anadoluhisari-en-eski-turk-mahallesi.html ANADOLUHİSARI En Eski Türk Mahallesi            
 
İstanbul'daki
en eski
Türk
yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı,
aynı
zamanda
en eski
Türk mahallesidir

  Boğaziçi'nin Anadolu yakasında yer alan ve Beykoz sınırları içinde kalan Anadoluhisarı semti adeta İstanbul'un bir incisidir. Semte adını veren hisar, 1391 ya da 1399 tarihleri arasında yaptırılmıştır. Yıldırım Beyazıt tarafından İstanbul kuşatması için yaptırılan bu kale tarihi kaynaklarda Güzelcehisar, Akçahisar, Güzelhisar olarak da geçmiştir. Anadoluhisarı semti, birbirinden muhteşem doğal güzellikleriyle ve sinesinde barındırdığı eşsiz tarihi eserleri ile birçok kıymetli sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Anadoluhisarı, İstanbul Boğazı'nın Asya yakasında, Göksu deresinin Boğaz'a karıştığı dar alan üzerinde kurulmuştur. Asıl kale, iç kale duvarı, dış kale duvarları ve üç kuleden oluşan hisarın ana yapısını dikdörtgen şeklinde yüksek bir kule oluşturur. İç kale durumunda olan bu kuleyi bir duvar çevirir. Kule ile iç duvarları ikinci bir sur kuşatır.
 

Çok kenarlı olan bu surun köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür. Hisarın inşaatında kesme blok taşlardan başka, tuğla da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Rumelihisarı'nı yaptırırken Güzelcehisar'a da üç kale burcu ilave ettirmiştir ve bakımını yaptırmıştır. Çarşının içindeki denize bakan küçük ve sade bir yapı olan cami de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca Anadoluhisarı'nın içerisinde III. Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır.

Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içeride kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarı yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizanslılar devrindeki isminin Neo Castrum (Yeni Kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihçilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. İstanbul'daki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesidir. Yerleşme sahası kuzeye doğru kıyı boyunca, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu ve Göksu çayırındaki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşme bütünü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi; Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konumun sahibidir.

Uzanalım Göksu'ya

Anadoluhisarı'nın kalbi dillere destan Göksu ve Küçüksu mesireleridir. Patrona Halil isyanında Kağıthane'nin kapatılmasının ardından en gözde mesire yerlerinden biri olmuştur. Arif Sami Toker'in “Çek küreği güzelim uzanalım Göksu'ya / Gün inerken dönelim süzülelim Göksu'ya / Karşımda güzel Bebek bakarken dolgun aya / Su üstünde sekerek süzülelim Göksu'ya / Mavi bir cennet gibi uzanıyor Marmara / Biz de cennetten geçip uzanalım Göksu'ya” dizeleri Göksu'yu bize yeterince anlatmaktadır Göksu deresi içerisinde yapılan sanatsal ve kültürel etkinlikler ile boğaz sefası olarak tarif edilen, Göksu deresi dışına dek uzanan eğlenceler, Göksu'nun çok önemli bir eğlence bölgesi olduğunu ortaya koyuyor. Göksu deresinin etrafındaki çimler üzerine yer sofraları kurulur ve geleneksel Türk tiyatrosunun en güzel örnekleri buralarda sergilenirdi.

Çek küreği güzelim
uzanalım Göksu'ya
Gün inerken dönelim süzülelim Göksu'ya
Karşımda güzel Bebek
bakarken...

Ortaoyunu başta olmak üzere burada gerçekleştirilen sanatsal ve kültürel etkinlikler Göksu'nun bir simgesi haline gelmişti. Dere boyunca sıralanan sandal yığınları arasında zaman zaman saltanat kayıkları yer alırdı. Bu sandallar içi kadife kumaşla döşenmiş ve üç kürekçi tarafından çekilen sandallardır. Saltanat mensupları Göksu'daki bu canlılığı paylaşmak üzere buraya gelirlerdi. Sultan Abdülmecid'in torunu Mevhibe Hanım'ın hatıratı, dönemin Göksu alemlerine ışık tutmaktadır:

“Göksu alemleri veya gezintileri... Bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve pazar günleri sarayın deniz tarafına bakan pencerelerinden birinin önünde oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsaade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş, bu talihli insanlara bakarken kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide Paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde, en güzel feracelerini giymiş Göksu'ya doğru giderlerdi. (…) Bir iki kere babama ‘biz de cuma günleri kayıkla Göksu'ya gitsek' diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım.

Nihayet bir cuma sabahı annem odama geldi. ‘Muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gidip gezsin, hava alırlar demiş' müjdesini verdi. (…) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade, bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkçıların sırtlarındaki yeşil renkteki yeleklerin üzerinde de tacımız vardı. Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu. Kandilli'de akıntı fazla olduğu için haremağası kayığı tuttu, bir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu.

Önünden geçerken başımızı hafifçe eğerek selam verdik. O ise, ‘geç kalmayın, zamanında dönün' diye bağırdı. Artık Göksu alemine biz de katılıyorduk. Aradaki mesafe kısa olduğu için çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına, sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarenk kıyafetler, şemsiyeler, insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup etrafı seyrettikten sonra annem dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu. (…) Kandilli'de saraya yaklaşırken, rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik”. Göksu'daki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz Lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir Batılı gözüyle Göksu'daki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemin Beykoz'undaki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler içeriyor: “Geçen asrın sonlarına doğru o zamanki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri Cuma günleri Göksu'ya gitmekti

.

Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise kendilerine pek yakışan yaşmaklı milli kıyafetleriyle yakından görmek imkanını bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler, bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken beyaz gömlek ve mutlaka kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi. Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat, polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yandaki kayığı elle geri itip ilerlemekten başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkiine güvenerek yaşmaklı bir güzele fazla ilgi gösterirlerse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak; can sıkıcı bir usule başvurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşırı derecede hayranlık göstermiş olan birisinin yüzünden kabahati olmayan gezenlerin hepsi, hepimiz, dereden uzaklaştırılmış olurduk.”

Göksu, Türk musiki tarihinin çok önemli değerlerinden olan “Deniz Kızı Eftelya”ya da ev sahipliği yapmıştır. 1930'lu yıllarda Anadoluhisarı'na gelin gelen Nazmiye Korkmazlar, Göksu'yu ve Deniz Kızı Eftelya'yı şu satırlarla anlatmaktadır: “Gelin geldiğim dönemler boğaz sefası olarak tanımlanan Göksu alemlerine tanık oldum.

Göksu'ya doğru süzülen kayıkları gıpta ile seyrederdik.
Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar güneşin altında pırıl pırıl parlardı. Rengarenk kıyafetler insanın gözünü alıyordu

Genelde mehtabın ondördüne tesadüf eden yaz geceleri seçilirdi. İrili ufaklı teknelerin oluşturduğu büyük bir kalabalık, önce Göksu deresi içinde toplanır ve daha sonra saz heyetinin çekirdek teşkil ettiği büyük bir kalabalık halinde denize açılınırdı. Göksu deresinden boğaza açılma tamamlandıktan sonra Türk musikisinin ustalarının seslendirdikleri kültür ve sanat zenginliklerimizin en güzel besteleri mehtaplı yaz gecelerinde boğazın her iki kıyısının dağlarında çın çın yankılanırdı. (…) 1891'de İstanbul'un Büyükdere semtinde doğan Eftalya, yine aynı şehirde 15 Mart 1939'da ölmüştür. Jandarma yüzbaşısı Yorgaki Efendi'nin kızıdır. Babası musiki seven bir adammış. Evine gelen konuklar için saz çalar, genç Eftalya da babasının sazı eşliğinde şarkı söylermiş.

Deniz kızı lakabının ise ilginç bir öyküsü vardır: Eftalya Hanım genç kızlığında, sıcak yaz gecelerinde bazen babasıyla bazen de tek başına sandalla denize açılırmış. Mehtabiye denilen musikili boğaz gecelerinin bu yüzyılın uzantısı sayabileceğimiz bu sandal sefalarında Eftalya gece boyunca şarkı söylermiş. Halk gece karanlığında yüzünü göremediği, sadece güzel sesini uzaktan duyabildiği bu esrarengiz genç kıza Deniz kızı adını takmışlar.” Deniz Kızı Eftelya'ya ev sahipliği yapan ve onun güzel sesiyle şenlenen Göksu birçok güzel besteye ilham kaynağı olmuş bir mekandır. Göksu için Sultan II. Mahmud'un şu güftesi meşhurdur:

Göksu'ya gel ey servinaz
Dibesteler eyler niyaz
Bülbüller oldu namesaz
Güller açıldı geldi yaz

Küçüksu, köşkler ve kasırlar Küçüksu Anadoluhisarı'nda bir diğer mesire yeridir. Küçüksu bölgesinin simgesi, Göksu deresinin suyu ile yetişen iri taneli Göksu mısırı ile mısır kazanlarıdır. Küçüksu da tıpkı Göksu gibi Patrona Halil isyanının ardından tercih edilen bir mesire yeri olmuştur. O dönemden sonra en zor tarihi anlarda dahi gözlerden düşmemiştir. Birinci Dünya Savaşı'nın devam ettiği yıllarda, Fahri Kopuz tarafından kurulan Darüttalim'i Musıki Heyeti'nin verdiği müzik ziyafetine ev sahipliği yapmıştır. Türk müziğinin zenginliğini batı müziğinin çok sesli yapısı ile birleştirebilmeyi başaran bu müzik grubu, yedi kişilik bir oda orkestrasından beklenmeyecek derecede kaliteli bir müzik ortaya koymuşlardır. Almanya ile dostluk sürecinde, Darüttalim'i Musıki Heyeti iki kez Almanya'ya gitmiş ve büyük ilgi toplamışlardır.

Küçüksu, Osmanlı sultanlarının da rağbet ettikleri bir mesire yeri olmuştur. Sultan Abdülmecid yedi çifte koşlu kayığı ile buraya gelip Küçüksu Kasrı'na yerleşir, buradan Küçüksu'daki meşhur müzik ziyafetlerini dinlermiş.

Burası çok rağbet gören bir buluşma yeriydi. Göksu, Türk musiki tarihinin çok önemli değerlerinden olan ‘Deniz Kızı Eftelya'ya da ev sahipliği yapmıştır.

Küçüksu Kasrı, 1751-1752 yıllarında yaptırılmış ve yapımında bütünüyle ahşap malzeme kullanılmıştır. Bugünkü şekline Sultan Abdülmecid tarafından 1857-1858 yıllarında kavuşturulan Küçüksu Kasrı, dış cephesi ağır kabartmalarla süslü olan ve iç mimarisi göz kamaştırıcı bir yapıya sahiptir. Kasrın mimarı Nikagos Balyan'dır. Balyan ailesi modern Osmanlı ve Türk mimarisinin birçok gözde yapısını tasarlamıştır. Küçüksu Kasrı Türk mimari tarihinde oldukça sembolik bir yere sahiptir. Sultan II. Mahmud'un, Ramazan aylarında cuma günleri selamlık resminden sonra kendisine dinlenme mekanı olarak seçtiği Küçüksu Kasrı, pek çok devlet adamına da ev sahipliği yapmış, birçok önemli resmi ziyafet şöleni burada verilmiştir. Küçüksu Kasrı, gezip görebilecek şekilde dizayn edilmiştir. Kasrın yanında deniz kıyısında yer alan Mihrişah Sultan Çeşmesi ise 1806 yılında Sultan III. Selim tarafından annesi Mihrişah Sultan'a sunulmak üzere yaptırılmıştır.

 

Kaynak : Has Seyahat Dergisi Sayı : 1

http://www.hasseyahatdergisi.com/hsd_1/sehir_anadoluhisari.html

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Tue, 06 Nov 2007 22:00:00 +0000
Göksu'dan Küçüksu Kasrına http://www.ahisar.com/dagarcik/goksudan-kucuksu-kasrina.html http://www.ahisar.com/dagarcik/goksudan-kucuksu-kasrina.html Boğaz şıktır, Boğaz, baştan başa ışıktır….. Bir zamanlar boğazın iki yakası Toros dağlarının makileri gibi sık ormanlarla örtülü idi. Sahillerinde ise cumbaları denizin üzerine uzanan, altında kayıkhanelerinin bulunduğu ahşap, kagir konaklarla kaplıydı. Konakların arkası setler halinde içinde envai bitkinin bulunduğu tepelerin üst noktalarına kadar uzanan bahçelerle süslenmişti. Bu bahçeler, fıskiyeli havuzlar, madalyonlu çeşmelerle de ayrıca bezenmişti. Bazı konak sahipleri ise mekanlarını geri plâna inşa ettirip, güzelim bahçelerini deniz ile konağın arasında yaptırmayı tercih etmişlerdi. Bugün masal olan çevre düzeni içine serpiştirilmiş hanedana veya hanedanın yakınlarına ait saray ve kasırlar ise bu muhteşem tabloyu tamamlıyorlardı.
 
Masmavi pırıl pırıl gökyüzündeki köpük köpük bembeyaz bulutları dalgalandıran tertemiz havası bugün bile insanın içini bir anda açıyor. Pespembe erguvanları, yeşilin dans eden her tonu ile defne, fıstık çamları, serviler ve zakkumlarla dolu korulukların, ormanların kucaklaştığı camgöbeği suların kıyısında bir sahil saray, bir konak, bir köşk veya yalı sahibi olmak bugünkü gibi o zamanlar da bir ayrıcalıktı.

Güneşin suya, sudaki ışıklarında salonlarında dans ettiği Küçüksu Kasrı’da bunlardan biri idi. Hakkında birçoklarımızın yanlış bilgilendirmelere sahip olduğu Küçüksu Kasrındayız. Kimi IV. Murat zamanında, kimi ise I. Mahmut zamanında yapılmıştır derken, bazıları ise Abdülaziz Fransa İmparatoriçesi Ojeni için yaptırmıştır der. Halbuki bunların şimdiki Küçüksu Kasrı ile hiç alakası yoktur. En iyisi biz doğrusuna bakalım.

IV.Murat’ın gittiği yer Göksu çayırı idi. Eski adı Potamion olan derenin başında Anadolu Hisarı (oryantalistler Asya Şatosu derler) ve aynı adı taşıyan köy bulunur. I. Beyazıd’ın yaptırdığı Anadolu Hisarı karşı kıyıda ki Rumeli Hisarı (Avrupa Şatosu) gibi büyük değildir. Bir bölümü zamana direnememiş olmakla birlikte doğa, sanat ve tarihin iç içe olduğu kalede, surlar dile gelir ve acı, tatlı anlatırlar. Şimdi üzerinde sitelerin, hipermarketlerin, gecekonduların kapladığı Göksü çayırında IV. Murat otağ kurar ve ava çıkarmış. Aynı zamanda mesire yeri olarak kullanılmaya başlanması da bu devirlere rastlar. İleriki yıllarda Göksu mesireleri başlı başına bir konu olacak, hakkında ciltler dolusu romanlar, hikâyeler yazılacak kadar ünlenecektir. O devirde İstanbul’da bulunan zamanın oryantalist yazarları Göksu’yu öyle bir ballandırarak, zenginleştirerek anlatacaklardır ki, batılılar için İstanbul görülesi bir masal kenti olacaktır.Öyle ya;
Dere boyu sandalların hınca hınç dolu olduğu, çayırların adam almadığı, ufacık bir yer kapabilmek için sabah ezanında yola düşenlerin mesire yeri o zamanlar çok farklıymış. Kimler gelmezmiş ki? Osmanlı armalı, altın yaldızlarla süslenmiş, en pahalı döşemelerin kullanıldığı, sakız gibi beyaz şalvarlı kürekçileri, içinde ayrıca haremağaları ile saltanat kayıklarında sultanlar, şehzadeler, damadı şehriyarîler. Lüksü biraz daha düşük sandallarda ise, vükela hanımları, kızları, gelinleri, oğulları, damatları. Beyoğlu’ndan veya Tarabya’dan gelen elçi beyler ve sırmalı elbiseli kavasları. Daha kimler kimler.. Arap halayıkların yardımı ile saraylı hanımların ipek halılar üzerine oturduğu, “tahtırevan” denen kafesli bir seti bile varmış. Zamanın en ünlü hanende ve sazendeleri burada dinlenirken, en becerikli ahçıların elinden çıkmış muazzam sofralar donatılırmış. Bazıları sandallarından veya arabalarından çıkmaz sabahtan akşama değin salına salına gezinir, sandallardan yapılan müzik ziyafetinden faydalanmayı tercih ederlermiş. Bu arabalar da tıpkı aileleri getiren sandallar gibi pek saltanatlı imiş. Tenteleri sarı kılaptan saçaklı, perdeleri koyu kırmızı veya lacivert kadifeden olup, özellikle aynalarla süslü olmalarına dikkat edilirmiş. Bu aynalardan üzeri nakışlı veya kıymetli taşlarla bezeli olarak hanımların da eline bir tane bulunur, işlevlerini çok amaca yönelik olarak görürlermiş. Meselâ; parmaklarındaki, kollarındaki ziynetlerin görünmesi olduğu gibi, etrafta kimler var kimler yok diye kontrol etmek veya mesaj vermek de buna dahilmiş.Nasıl mı?
Boyun bükme: Ben Senin Kulunum. Kaş Çatma: A Vallahi Olmaz. Gözleri Yere İndirme: Arkamdan Gelme. V.s v.s.
Hanımlarımız bunalınca, feracelerini elleriyle ütüler, incecik ipek yaşmaklarını gözlerini tamamen ortaya çıkartacak şekilde örter, (çarşaf 1881 yılında mecbur tutulmuş, ferace ve yaşmak yasaklanmıştır.) bu sefer ellerine yelpazelerini alır, öbür ellerinde şemsiye çayırda dolaşmaya çıkarlarmış. Bu şemsiyelerinde ayrıca bir dili varmış. Ondan da örnek verirsek; Şemsiyeyi sağdan sola çevirme: Durma Geç, Dön Git. Öne Doğru Hafifçe Düşürme: Hoş Geldin Sefa Getirdin Efendim gibi. Vs.
Gündüz biter, gece mehtap sefası başlarmış. Bu sefer sandaldan sandala şarkılar, gazeller ile duyguların ifade edilmesine sıra gelirmiş.

Merhamet kıl âşıkı pür derde Allah aşkına
Şivekârım nerde kaldın, nerde kaldın Allah aşkına? Gibi..

Boğaz Bir Derya Deniz;
Sizlere Küçüksu Kasrını anlatacakken nerelere kadar vardık.
Küçüksu ve Göksu birbirlerine nispeten biri kuzeyde biri güneyde akar. Aralarında Küçüksu çayırı denen çayır ile bostanlar, korular, tepeler varmış. (25 yıl öncesine kadar) Küçüksu Kasrı ilk olarak I. Sultan Mahmut zamanında Sadrazam Divittar Mehmet Paşa nezaretinde Sevda Tepesinin (bu da ayrı bir hikâye) eteklerinde 840 arşın arsa üzerine ahşap bir köşk olarak inşa olunmuş. Denizin üstüne doğru taşan tek katlı yapı ile arkasında denize paralel iki katlı bir bölümden oluşmakta idi. Ahşap kubbe ile örtülü kare şeklindeki orta sahın etrafında birer kol, bir tanesi deniz üstüne doğru olmak üzere, üç yönden çıkıntı meydana getirir. “Üç sofalı oda” diye anılan bu mekan tipi, yalnızca haneden saray ve köşklerinde değil, devrin ileri gelenlerinin hatta zenginlerinin konutlarında da görülmekte idi.
Göksu’daki “T” şeklindeki kasr-ı hümayun ve iki yanına eklenen odaların deniz cepheleri kazıklar üzerine oturtulmuştur. Baş odanın arkasında büyük bir sofa ve sofanın iki tarafında simetrik olarak, bir eksen etrafında sekiz adet oda ile ikincil sofalar ve servis mekanları sıralanmaktaydı. Bahçeye doğru uzanan kasrın en arka bölümü iki katlıydı. Esas giriş Aynalıkavak kasrında olduğu gibi yandaydı. İkinci girişi ise asimetrik bir konumda, arkada ve kasrı boylamasına kesen eksene yakındı.
I.Mahmud, III.Mustafa, III. Selim’in saltanatları sırasında yapılan onarımları kaydeden keşif defterlerinde, ayrıntılı bir mekân listesi bulunmaktadır. Yapının iç bölümleri hakkında mekân isimlerini sıralayarak bilgi veren defterler, döşemenin nasıl olacağını, yastık, minder, pencere ve kapı perdelerinin sayısını kaydetmektedir. Odaların, kethüda bey, defterdar efendi, reis efendi, yeniçeri ağası, çavuşbaşı, cebecibaşı, darphane nazırı, gümrükçü ve Boğdan voyvodası tarafından döşenmiş olmaları, 18. yy padişahlarının seçkin sınıf ile işbirliği ya da hattâ iktidar ortaklığı konusunda düşündürücü bir ipucunu gündeme getirmektedir.
18. yy da padişahların Topkapı Sarayı dışında beste yapmak, şiir yazmak veya ok ile tüfek talimi yapmak bahanesi ile vakit geçirmeleri gelenek haline gelmişti. III. Selim ve II. Mahmud’un Küçüksu Kasrına bu tür bahanelerle çok sık geldikleri bilinmektedir.
Küçüksu Kasrının ne zaman yıkıldığı kesin olarak bilinmemektedir. Yerine Abdülmecid döneminde, 1856’da kâgir bir kasır bina inşa edilmiş; bu yapı da Küçüksu Kasrı ismi ile anıla gelmiştir. Mimarı babası ile beraber Dolmabahçe Sarayını inşa eden Nigoğos Balyan’dır. Yüksek bir subasman üzerine iki katlı olan mermer kaplamalı bu yeni kasır, genel yapı özellikleri bakımından Abdülmecid döneminin batılı mimari zevkini yansıtmaktadır. Bodrum katı, kiler, mutfak ve hizmet odaları gibi servis mekanlarına ayrılmış; diğer iki kat ise bir orta mekana açılan dört adet köşe odası olarak düzenlenmiştir.
Dışa taşan cephe süslemeleri Abdülaziz döneminde yeniden elden geçirilerek; çiçek, yaprak ve çelenkler ile rozet ve vazolardan oluşan yüksek kabartma süslemeler bu dönemde eklenmiştir. Bu ağır süsleme repertuarı, Küçüksu Kasrının genelde barok olan mimarı karakterini gizlemektedir. Uzun deniz cephesi üç düşey bölüme ayrılmıştır. İki yan bölüm dışbükeydir. Orta bölümde bulunan kapıya, at nalı biçimli iki kollu görkemli bir barok merdivenle ulaşılır. At nalının iki kolunun kucakladığı mermer fıskiyeli süsü havuzu ile çeşme ve dört sütunlu geriye doğru çekilmiş giriş sahanlığı , bu çok hareketli cepheye denge kazandırır.
Her iki katta da pencereler yere kadardır; önleri mermer şebekeler yada sütunlu parmaklıklarla kesilmiştir. Yan cephelerde üst katta ortada, zemin katta da boydan boya ikişer balkon vardır. Üst katta ki konsollara taşıtılmış, zemin kattaki ayaklara oturtulmuştur. Arka cephede, subasman katında ki girişin üstünü kaplayan ve ayaklarla taşınan mermer teras, yan cephelerde de devam eder. Konsollarla dışa çatan bir parapet duvar, çatıyı gizleyerek çatıyı çepçevre dolaşır. Bahçesi ise çok zarif demir döküm parmaklıklarla çevrilidir.
İç dekorasyon için Viyana Operası dekoratörü Sechan görevlendirilmiş, oda ve salonlar değerli sanat eserleri ile döşenmiştir. . Alçı kabartma ve kalem işi süslemeli tavanları, değerli İtalyan mermerleriyle yapılmış şömineleri, her bir odada da ayrı bir süslemeli ve ince işçilikli parkeleri, çeşitli Avrupa üsluplarında ki mobilyaları, halı, ayna ve tablolarıyla Küçüksu Kasrı bugün eşsiz bir sanat müzesidir. Gezerken bakmalara doyamadığımız bu şaheser kasrı zamanın padişahları, hafta sonlarında pikniğe gitmek isteyen yakınlarına veya dostlarına sunarmış. Ayrıca; Abdülaziz döneminde, daha sonra tahta geçecek olan İngiliz velihatı Galler Prensi, VII. Edward ile Eflak-Boğdan Prensi I. Jean Alexandre ağırlanmıştır. İmparatoriçe Ojeni ise Beykoz sarayında ağırlanmış olup o da ayrı bir hikâyedir. II. Abdülhamid’in itibar etmediği kasır, V. Mehmet ve son halife Abdülmecid Efendi tarafından da kullanılmıştır. Cumhuriyet döneminde de önce Atatürk tarafından, 1970’lere kadar da özel günlerde çeşitli davet kabullerinde kullanılmış olan kasır, 1983’de müzeye çevrilmiştir.
Pazartesi ve Perşembe hariç ziyarete açık olan Kasrı görmeye gittiğinizde, Göksu’ya inmeyi ihmal etmeyin. Eski mesireleri hatırlayın ve o güzellikleri yaşayanları da anın…..
 

Banu Erkmen
Kaynak : Ufuk Ötesi sayı 68

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Wed, 31 Oct 2007 22:00:00 +0000
Kıyı Emniyeti Küçüksu Tesisleri http://www.ahisar.com/dagarcik/kiyi-emniyeti-kucuksu-tesisleri.html http://www.ahisar.com/dagarcik/kiyi-emniyeti-kucuksu-tesisleri.html Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Küçüksu Sosyal Tesisleri
Küçüksu Cad. No. 8 Anadoluhisarı / BEYKOZ
Tel. : 0216 332 00 06   Haritada göster

Kıyı Emniyeti Küçüksu Tesisleri

Boğaz manzaralı tesisler halka açıktır.

 

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Fri, 14 Sep 2007 22:00:00 +0000
Anadoluhisarı Kız Öğrenci Yurdu http://www.ahisar.com/dagarcik/anadolu-hisari-kiz-ogrenci-yurdu.html http://www.ahisar.com/dagarcik/anadolu-hisari-kiz-ogrenci-yurdu.html ANADOLU HİSARI KIZ ÖĞRENCİ YURDU
GÖKSU CAD. CUMA YOLU SOK. MARMARA ÜNİV. KAMPÜSÜ ANADOLU HİSARI - BEYKOZ
0216 3082618-19-20 Haritada göster

Anadoluhisarı Kız Öğrenci Yurdu

 

]]>
info@ahisar.com (Administrator) Dagarcik Tue, 04 Sep 2007 22:00:00 +0000