Dünden Yirmi Birinci Yüzyıla Göksu
- Details
- Created on Friday, 01 June 2007 12:55
- Hits: 1898
Arıyorum tarıyorum, Kamelyasız Kadınlar'dan başka nerde yazdım, bir türlü bulamıyorum. Kamelyasız Kadınlar'da anmış geçmiştim. Halid Ziya Uşaklıgil, 1900 tarihli Aşk-ı Memnu'da, on dokuzuncu yüzyılın iyice sonlarından kalma bir Göksu günü anlatır. İşte o sahne; yazmış olmalıyım…
Aşk-ı Memnu romanının kişilerinden Adnan Bey'le çok genç karısı Bihter'in birinci evlilik yıldönümleridir. Göksu'ya mesireye gidilir. Dört sandalda iki aile, Adnan Bey ailesiyle Melih Bey Takımı. “Tenha bir gün olmak üzere” perşembe seçilmiştir.
Adnan Bey'in genç bacanağı Nihat Bey'in Göksu'yu sözüm ona kalkındıracak girişimci düşünceleri vardır. Halid Ziya, Nihat Bey'in sözlerinden yararlanarak, Boğaziçi'ni git git özelliksizleştirecek, bugünkü görünüşüne sürükleyecek, Boğaziçi'nde tarihî çehreyi silecek tavrı, bir bilici, bir kâhin gibi yüz yıl öncesinden dile getirir; Nihat Bey diyor ki:
“Bilmem, dere, yapmak istediğim şeylerle gözlerinizin önüne geliyor mu? Denizin sularından istifade etmek, dereye o kadarcık bir derinlik vermek kâfidir zannediyorum. Sonra bunun içine mini mini muşlar (çatana), zarif gondollar, dünyanın muhtelif memleketlerine mahsus bin türlü kayıklardan, sandallardan bir numune koyunuz, burasını bir küçük gemiler meşheri haline getiriniz…”
Nihat Bey'in talepleri, özlemleri bu kadar değildir. Sahillere Çin'den, Hint'ten, Aden'den, Japon'dan alınmış köşkler koymak ister. Hurma ağaçlarının örttüğü bir “pagod”; az berisinde, eteğine gondol yanaşacak bir “Venedik Sarayı”…
Göksu, Doğu'nun ve Batı'nın, Kuzey'in ve Güney'in bir tür mimari sergisi olacak. Onların önünden elektrikle işleyen “omnibüsler” koşacak. Jules Verne'nin romanından fırlayıp gelmişe benzeyen bir balon göklere yükselecek, Boğaziçi'ni, İstanbul'u, Haliç'i, Adalar'ı seyrettirecek…
Hayır, daha bitmedi. Nihat Bey'in önerileri devam ediyor:
“İsterseniz buna sırtında mini mini bir köşkle bir fil, çıplak ayaklarıyla Hintlilerin omuzlarında bir tahterevan, bir Arap mahmili, geyik koşulmuş bir kızak, daha bilir miyim, dünyanın her tarafından bir şey ilave ediniz. İşte o zaman buraya bir mesire diyebilirsiniz…”
Bu oryantalist özlem, bu şizofrenik rüya, birtakım eksikliklerine rağmen, bugün gerçeklik edinmiştir. Filleri, geyikleri de yakın gelecekte, tahterevanlarıyla, kızaklarıyla, Boğaziçi sırtlarındaki yeni zaman yapımı sitelerin yollarında, bahçelerinde pekâlâ görebiliriz. Göksu'da ve belki bütün Boğaziçi'nde büyük dönüşüm başlamak üzeredir. Mehmet Rauf 1925'te yayımlanan Genç Kız Kalbi'nde Boğaz'ı eskisi kadar güzel, eşsiz bulmayacaktır. Eylûl'de son güzelliklere tanıklığını unutmuşçasına, doğa, çevre kirlenmesini, işte Göksu'nun kokuşuk bir dere olup çıkışını üzüntüyle dile getirir.
Herkesin hâlâ ayılıp bayıldığı, yabancı elçilerin bile aileleriyle geldikleri Göksu bir yandan da hazin sonuna doğru yaklaşmaktadır.
Ne var ki, yabancı sefir aileleri oraya güzelliği değil, Türklerin nasıl eğlendiklerini görmeye, azıcık da hava almaya gelir olmuşlardır. “… Çünkü, siz onların böyle kokmuş değil, hakikaten cennet kadar güzel ve ne kadar temiz ne dereleri vardır, ve bu derelerde ne temiz ve ne güzel eğlenceleri olduğunu bilseniz…”
Genç Kız Kalbi'ndeki Göksu'da çok şık, pahalı, lüks kayıklar, sandallar, bostanlar, mısır tarlalarıyla çevrili kıyılar boyunca gezinmektedir. Boğaziçi'nin pitoreski usul usul yiter.
Göksu, yani mavi su, ne zaman Küçüksu oldu, hep merak ederim. Çocukluğumda, yeniyetmeliğimde, Göksu'yla Küçüksu'yu iki ayrı Boğaz semti sanırdım. Oysa kaynaklar iki ayrı dereye rağmen ikisini birleştiriyor. Mesela Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Küçüksu maddesini Göksu'ya gönderiyor. Ama Küçüksu Kasrı, Göksu Kasrı diye anılmıyor…
1955'lerin, 1960'ların İstanbul'unda, çocukluğum boyunca, hele yaz mevsimlerinde çok sık gittiğimiz Küçüksu benim için eşsiz güzellikteydi. Ne Mehmet Rauf'un yakınmalarını okumuştum, ne de Abdülhak Şinasi Hisar'ın anlatmaktan delicesine haz duyduğu Göksu'yu. Gördüğüm Küçüksu'da doğa ve çevre gönül okşuyordu.
Önce deniz; daha vapura biner binmez püfür püfür esen deniz yeli, yaz onunla haşır neşir. Boğaz iskelelerinde zikzaklar çizdikçe, deniz biraz hırçınlaşır, esinti artar, yaz da limonata gibi bir yaz olup çıkardı.
Vapurdaki deniz, vapurlu deniz bitmek üzereyken Küçüksu Kasrı'nın, ‘rüya evi' güzelliği başlardı. Öylesine severdim ki Küçüksu Kasrı'nı, her önünden geçişimizde uzun uzadıya bakar, sonra gözlerimi kapayıp hayalini ne kadar aslına benzer gördüğümü ölçüp biçerdim.
Şimdi yorum ve değerlendiriş hâlâ aynı mı, araştırmadım: Öğrenim dönemimde okullarımızda okutulan Sanat Tarihi kitapları Balyan Ailesi'nin İstanbul'daki mimari çabasına yüz vermezdi. Onların eserleri yozlaşan bir mimarinin örnekleri olarak sunulurdu.
Küçüksu Kasrı'nın mimarı Nigoğos Balyan'dır. Mermerin dantela gibi işlendiği, çiçekler, çelenkler, yapraklar, rozetlerle bezenmiş dış cephesi, yine mermer, görkemli merdiveni, yerlere kadar inen büyük pencereleri, balkonlarıyla Küçüksu Kasrı, bende bugün de bir rüya evinin, masal evinin izdüşümü.
Küçüksu Kasrı 1980 sonrasında müze oldu. O yüzden de, ailecek Küçüksu'ya gittiğimiz çağda pek gizemliydi. Çünkü içini gezemez, göremezdiniz. Burada arada sırada resmî dâvetler verilir; ancak çağrılılar Küçüksu Kasrı'nın kapısından içeriye girebilirdi…
Yaz mevsimlerinde Küçüksu'ya gidişlerimizin asıl sebebi plajdı; İstanbul'un en güzel plajlarından biri. Yaşadığı şehri duyarlıkla kaleme getirmiş Eser Tutel şu bilgileri aktarıyor:
“Küçüksu Plajı, uzun süre, Beyaz Ruslardan Aleksandr ve eşi tarafından çalıştırıldı. İşini iyi bilen bir kimse olan Aleksandr, lokantasında Boğaz'ın en güzel balıklarını ve deniz ürünlerini bulundurur, bazı müşterilerine, kendileri için özel olarak yaptığı nefis votkadan ikram ederdi. Ayrıca, burada haftanın belli günlerinde genç kadın müzisyenlerden oluşan bir Çigan orkestrası çalardı.”
Herhalde yine masalsı olan o günlere yetişemedim. Gerçi plajda lokanta vardı. Balıklarının lezzeti konuşulurdu. Bir kez galiba biz de yemek yedik plaj lokantasında. Orta hallinin orta hallisi ailem için kim bilir nasıl bir lükstü…
Küçüksu Plajı'nı beyazlı mavili, nedense hep tente çağrışımlı kabinleriyle hatırlıyorum. Küçücük şeytanminareleriyle dolup taşan ince kumuyla hatırlıyorum. Burgaçların geçtiği deniziyle hatırlıyorum… Derken ağustosta, evet ağustos ortasında deniz suyu iyice soğur. Bizim için ağustos sonunda Küçüksu Plajı zamanları da sona ererdi.
O vakit, plajlarla donanmış İstanbul'da daha ılımlı deniz yurtlarına gidilirdi, eylül bitinceye kadar. Eylülle deniz yüzmeleri de biterdi.
Bazı sonbahar günleriyse, Küçüksu'ya, “nefes almak” için gidilirdi. Cihangir'in, Sıraselviler'in apartmanlık, karanlık, gri dünyasından sonra Boğaziçi'nin apaydınlık ortamı.
Bu güzlerin unutulmaz çeşmesi, elbette Küçüksu Çeşmesi'ydi. Göksu ve Küçüksu derelerinin arası bir zamanlar gözde gezinti yeriymiş. Çeşme o gezinti yerine armağan. Tam iki yüzyıl önce, III. Selim'in annesi Mihrimah Sultan için yaptırttığı Küçüksu Çeşmesi de çok güzeldir. Kimi ressamlarımızın eserlerinde, değişik mevsimlerde değişen ışıklar arasındaki görünümüyle karşımıza çıkar.
Barok ve ampir üsluplardan esinlenmiş çeşme, tuhaf ama, hem yalın hem süslüdür. İlk bakışta meydan ortasında adeta çıplaktır. Sonra kitabeleriyle, yaprakları, çiçekleri, kubbesi, kulecikleri, nihayet bütün işlenmişliğiyle pek süslü giyinmiş kuşanmış olur. Süslü ama rüküş değil.
Şimdi kış. Kışın hiç gitmemişken Küçüksu'ya, şimdi gitsem… Anılarım da zaten kış mevsimlerini yaşamıyor mu?
Kaynak : http://cumaertesi.zaman.com.tr/

