Anadoluhisarı, en eski türk mahallesi
- Details
- Created on Wednesday, 07 November 2007 13:54
- Hits: 4375
| ANADOLUHİSARI | |||||
| En Eski Türk Mahallesi | |||||
![]() |
|||||
|
|||||
|
Çok kenarlı olan bu surun köşelerinde burçlar vardır. Sur dış kale vazifesi görür. Hisarın inşaatında kesme blok taşlardan başka, tuğla da kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Rumelihisarı'nı yaptırırken Güzelcehisar'a da üç kale burcu ilave ettirmiştir ve bakımını yaptırmıştır. Çarşının içindeki denize bakan küçük ve sade bir yapı olan cami de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca Anadoluhisarı'nın içerisinde III. Selim tarafından inşa ettirilmiş bir namazgah ve bir de nişangah bulunmaktadır. Anadoluhisarı Türk ve Osmanlı askeri mimarisinin en olgun örneklerinden sayılır. Anadoluhisarı Göksu deresinin denizi doldurması ile zamanla içeride kalmıştır. Kale kapısı ve dış duvarı yol genişletme çalışmalarında yıkılan Anadoluhisarı'nın Bizanslılar devrindeki isminin Neo Castrum (Yeni Kale) olduğu söylenmektedir. Bu isimlendirme, bazı tarihçilerin çok daha önceleri burada bir Bizans kalesinin bulunduğunu düşünmelerine yol açmıştır. İstanbul'daki en eski Türk yapısı olarak bilinen Anadoluhisarı, aynı zamanda en eski Türk mahallesidir. Yerleşme sahası kuzeye doğru kıyı boyunca, yamaçlara, Göksu'ya, daha güneyde Küçüksu ve Göksu çayırındaki sırtlara yayılır. Anadoluhisarı güneyinde Kandilli, kuzeyinde Kanlıca ile bir yerleşme bütünü meydana getirir. Kanlıca'dan sonra gelen Anadoluhisarı yöresi; Beykoz ile Üsküdar arasında Anadolu yakasının odak noktasını teşkil edecek şekilde ayrıcalıklı bir konumun sahibidir. Uzanalım Göksu'ya “Göksu alemleri veya gezintileri... Bu, muayyen bir zamana kadar bizler için bir muamma, yerine getirilmesi imkansız bir arzu, bir gezinti idi. Cuma ve pazar günleri sarayın deniz tarafına bakan pencerelerinden birinin önünde oturur, Göksu'ya doğru süzülen kayıkları hayret ve gıpta ile seyrederdik. Nedense Göksu'ya gitmemiz için bizlere müsaade yoktu. Pencerenin önüne oturmuş, bu talihli insanlara bakarken kendimi bir mahpus addederdim. Günahımız neydi? Bizleri bu zevkten niçin mahrum ederlerdi? İşte Valide Paşa'nın üç çifte kayığı. Kenarlarından denize sarkan gümüş balıklar güneşin altında pırıl pırıl parlardı. İşte Naime Sultan, işte Zekiye Sultan, şahane kayıklarının içinde, en güzel feracelerini giymiş Göksu'ya doğru giderlerdi. (…) Bir iki kere babama ‘biz de cuma günleri kayıkla Göksu'ya gitsek' diyecek oldum, işitmediğim azar kalmadı. Annemi kışkırtır, babamı kandırması için ona yalvarırdım. Nihayet bir cuma sabahı annem odama geldi. ‘Muradına erdin, hazırlan, bugün öğleden sonra Göksu'ya gidiyoruz. Babanla konuştum. Cemile Sultan izin vermiş, çocuklar gidip gezsin, hava alırlar demiş' müjdesini verdi. (…) Nihayet hareket zamanı geldi. Rıhtıma indik. Üç çifte kayık emrimize amade, bekliyordu. Kayığın arka tarafına yeşil çuhadan bir örtü serilmiş, yastıklar konmuştu. Örtünün üzerinde hanedan tacı göze çarpıyordu. Hamlacıların yani kayıkçıların sırtlarındaki yeşil renkteki yeleklerin üzerinde de tacımız vardı. Babam selamlık tarafında rıhtıma inmiş, kayığa binmemizi bekliyordu. Kandilli'de akıntı fazla olduğu için haremağası kayığı tuttu, bir üçüncüsü de annemi ve beni kayığa yerleştirdi. Hareket ettik. Babam, rıhtımda durmuş bizi seyrediyordu.
Önünden geçerken başımızı hafifçe eğerek selam verdik. O ise, ‘geç kalmayın, zamanında dönün' diye bağırdı. Artık Göksu alemine biz de katılıyorduk. Aradaki mesafe kısa olduğu için çok geçmeden Göksu deresine girdik. Harap un değirmeninin karşısına, sahile yanaştık. Gördüğüm ihtişam beni hayrete düşürdü. Çeşit çeşit kayıklar, rengarenk kıyafetler, şemsiyeler, insanın gözünü alıyordu. Hemen hemen herkes birbirini tanımakla beraber, kimse kimseye selam vermezdi. Bir müddet orada durup etrafı seyrettikten sonra annem dönme zamanının geldiğini söyledi. Vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Canım biraz daha kalmak istiyordu. (…) Kandilli'de saraya yaklaşırken, rıhtımda bir aşağı bir yukarı dolaşan babamı gördük. Ateş püskürüyordu. Kayık rıhtıma yanaşır yanaşmaz yanımıza geldi, geç kaldığımız için beni biraz azarladı. Ancak bir daha gitmeyeceksiniz şeklinde yasak koyarak bizleri zevkimizden mahrum etmedi. Artık aşağı yukarı her hafta Göksu'ya gitmeyi adet edinmiştik”. Göksu'daki sandal gezintileri ile ilgili olarak o dönem Osmanlı topraklarında bulunan İngiliz Lady Dorina Neave'nin şu sözleri de bir Batılı gözüyle Göksu'daki sandal gezintilerinin nasıl değerlendirildiğini göstermesi açısından oldukça ilginçtir. Lady Dorina Neave'nin sözleri dönemin Beykoz'undaki gündelik yaşamın işleyişine dair de ayrıntılı bilgiler içeriyor: “Geçen asrın sonlarına doğru o zamanki adetlere göre, Türk hanımlarının yapabilecekleri güzel yaz gezmelerinden biri Cuma günleri Göksu'ya gitmekti . Burası çok rağbet gören bir buluşma yeri idi. Ecnebiler ise kendilerine pek yakışan yaşmaklı milli kıyafetleriyle yakından görmek imkanını bulurlardı. Yaşmağın tülü güzelliklerini gizler, yalnız cazip gözler görünürdü. Kürekçiler, bol beyaz pantolon, zengin işlemeli cepken beyaz gömlek ve mutlaka kırmızı fes giyerlerdi. İki veya üç çifte kayıklardaki hanımları dereden içeriye veya dışarıya doğru gezdirirlerdi. Beyler ise hanımların kayıklarını cesaret edebildikleri kadar yakından takip ederlerdi. Bu Cuma gezmelerinde romantik ilişkiler kurulurdu. Fakat, polis dereyi kontrol altında tutar, erkeklerin hanımlara söz söylemesine engel olmak için dikkat kesilirlerdi. Bazen dere o kadar kalabalık olurdu ki, yol almak için yandaki kayığı elle geri itip ilerlemekten başka çare kalmazdı. Böyle zamanlarda hanımların kayığının yanından geçen erkeklerin eldivenli bir ele yazılı bir pusula verdikleri görülebilirdi. Şehzadelerden biri, mevkiine güvenerek yaşmaklı bir güzele fazla ilgi gösterirlerse, polis suçluyu cezalandırmaya çekinir, ancak; can sıkıcı bir usule başvurarak, bütün kayıkların dereden çıkmasını emrederdi. Böylece cinsi latife aşırı derecede hayranlık göstermiş olan birisinin yüzünden kabahati olmayan gezenlerin hepsi, hepimiz, dereden uzaklaştırılmış olurduk.” Deniz kızı lakabının ise ilginç bir öyküsü vardır: Eftalya Hanım genç kızlığında, sıcak yaz gecelerinde bazen babasıyla bazen de tek başına sandalla denize açılırmış. Mehtabiye denilen musikili boğaz gecelerinin bu yüzyılın uzantısı sayabileceğimiz bu sandal sefalarında Eftalya gece boyunca şarkı söylermiş. Halk gece karanlığında yüzünü göremediği, sadece güzel sesini uzaktan duyabildiği bu esrarengiz genç kıza Deniz kızı adını takmışlar.” Deniz Kızı Eftelya'ya ev sahipliği yapan ve onun güzel sesiyle şenlenen Göksu birçok güzel besteye ilham kaynağı olmuş bir mekandır. Göksu için Sultan II. Mahmud'un şu güftesi meşhurdur:
Kaynak : Has Seyahat Dergisi Sayı : 1 http://www.hasseyahatdergisi.com/hsd_1/sehir_anadoluhisari.html |










